29 Aralık 2010 Çarşamba

silinmek için yazılan bir yazı, aynı geçmiş gibi...

Bazı yazılar okunmak için değil, sadece yazılıp silinmek içindir. Ben de bir yazı yazdım ve sonra sildim. Sadece kendime okumak için yazmıştım. Okudum ve sildim. CTRL- A - DELETE yaptım ve sildim. İyi ki sildim, silmeseydim bana karşı yapılan haksızlıkları düşünmeye devam edecektim. Geçmiş bitmiş gitmiş anları zehir yapıp yudum yudum yudumlayacaktım uykumda. İyi ki sildim. Çünkü bazı şeylerin herkes tarafından bilinmesi gerekmez. Bazı kırgınlıkların intikamı alınmaz, bazı kırgınlıklar kendini kahkahalarda saklar. Yapılan haksızlıklar unutulur, herşey 2 sene önceye gömülür, yutulur, susulur. Kolay değil ve bir insan kolay kolay Lal olmaz. Eğer silmeseydim size belki de nasıl Lal olduğumu diyecektim, Kayi ile Lal'in yollarının ilk kesişmelerındeki dramatikliği anlatacaktım ve o zamanlar Lal'in Kayi doğmamışken, onun yerine koyduğu, sevdiği, koşulsuz güvendiği kişinin ismini o zamanlar uykularında nasıl sayıkladığını anlatacaktım. İyi ki silmişim. Bazı şeylerin bilinmesine gerek olmaz  çoğu zaman, geçmiş geçmişte kalmalıdır çoğu zaman hele ki beynini zorlayıp hiçbir anıyı tam anlamıyla hatırlayamazken , hele ki zihin olanca kıvraklığı ile eskimiş anılara aslında yaşanmamış görüntüleri dahil etmeye bu kadar heves etmişken, iyi ki sildim.

Bişeylerin bitişini, tükenişini hissediyorum damarlarımda. Rahatım, huzurluyum çünkü geriye dönüp baktığımda gördüğüm en ufak bir keşke yok. Herkes kendi sonunu kendi hazırlarmış, benim hikayemde bu sonu ben hazırlamadım. Ben sadece bir figürandım. İnsanlar istedikleri zaman girip, istedikleri zaman çıktılar. Kolay değil, bir insan kolay kolay güçlenmiyor, eğer devam etseydim bundan önceki yazıma size insanların beni nasıl güçlendirdiğinin hikayesini anlatacaktım. Ama gerek yok bilmenize. Şunu bilin yeter; artık güçlüyüm. Geçmişten o kadar bağımsızım ki, sarılabileceğim tek şey var o da : gelecek.
Sarılabileceğim tek şey Kayi,
hayallerim
....

iyi geceler burayı okuyan, hayatıma giren, hayatımı alt üst edip, bana hayal kırıklıklarının en muhteşemlerini yaşatan, beni yücelten sonra da kendi bencilliklerinin sokaklarında küçük ıslak bir köpek yavrusu gibi savunmasız bırakan herkes. Büyüdüm sayenizde.

Herşeye rağmen diyorum ki hayat çok güzel. Gelecek o kadar güzel ki ve Yasmin Levy o kadar güzel söylüyor ki şarkılarını, güneş doğsun bir an önce bu gece.

ne dinliyorum Me voy / Yasmin Levy

http://www.youtube.com/watch?v=cshqbi871Gc&feature=related

27 Aralık 2010 Pazartesi

Edith Piaf - Milord




Sayın Lordum
Haydi,gelin Sayın Lordum !
Masama oturun
Dışarda hava o kadar soğuk ki
Burası rahat
Ne yaparlarsa karışmayın,Sayın Lordum
Ve rahatınıza bakın
Acılarınızı benim kalbime
Ve ayaklarınızı bir sandalyeye koyun
Sizi tanıyorum Sayın Lordum
Siz beni hiç görmediniz
Ben sadece bir liman kızı..
Ve sokağın bir gölgesiyim
Gene de çok yakınınızdan geçtim
Dün siz geçerken
Çok gururluydunuz
Öyle ya ! Tanrı sizi memnun ediyordu
Omuzlarınızda dalgalanan
İpek fularınız ile
Önemli bir rolünüz vardı
Sanki bir kral gibiydiniz
Bir hanımefendinin kolunda
Muzaffer bir eda ile yürüyordunuz
Aman Tanrım ! kadın ne kadar güzeldi…
Kalbimde o kadına karşı soğukluk duydum
Haydi,gelin Sayın Lordum !
Masama oturun
Dışarda hava o kadar soğuk ki
Burası rahat
Ne yaparlarsa karışmayın,Sayın Lordum
Ve rahatınıza bakın
Acılarınızı benim kalbime
Ve ayaklarınız bir sandalyeye koyun
Sizi tanıyorum Sayın Lordum
Siz beni hiç görmediniz
Ben sadece bir liman kızı..
Ve sokağın bir gölgesiyim
Bir de derler ki
Bazen herkesin yüreğinin parçalanması için
Bir geminin olması yeterlidir
Gemi gittiği zaman
Hayatınızı mahvettiğini
Anlamayı beceremeyen
Öylesine tatlı gözlerindeki
Yumuşaklığı da Lord ile beraber götürürdü.
Aşk ağlatır
Bu da gösteriyor ki hayat
Sonra yeniden yakalamak için
Tüm fırsatları size verir
Haydi,gelin Sayın Lordum !
Bir çocuk gibi görünüyorsunuz
Ne yaparlarsa karışmayın Sayın Lordum
Benim krallığıma gelin
Ben vicdan azabını tedavi ederim
Ben romans(dokunaklı aşk şarkısı) söylerim
Hiç şansları olmayan
Lortları anlatırım
Bana bakın,sayın Lordum
Beni hiç görmediniz
Ama..siz ağlıyor musunuz sayın Lordum ?
Buna asla inanmazdım
Eh peki,hadi bakalım sayın Lordum
Bana gülümseyin sayın Lordum
Bundan daha iyisi küçük bir gayret..
İşte bu..
Haydi gülün sayın Lordum
Haydi ! şarkı söyleyiniz sayın Lordum
La la la
Ve evet dans ediniz sayın Lordum
La,la,la bravo sayın Lordum
La,la,la..bir daha sayın Lordum…la la

26 Aralık 2010 Pazar

Salvame ...

Eskisi kadar sık yazamıyorum bu aralar, içime kapanır oldum bu iyi bişey değil.

Söz vermiştim herşeyi yazacaktım buraya içimden geçen şehirleri, şiirleri şarkıları.. herşeyi...

Yazamıyorum, kaybetme korkusu ağır basıyor ve ben kendimi verdiğim tüm sözleri korkularıma kurban edip, tekrar be tekrar kendi içime kapanıyorum. 

Yaşamanın en zor olanı kendi içine kapanarak yaşamak, yaşamaya en uzak olanı, en tehlikeli olanı.

Zihnimde bölük pörçük görüntüler var, hangisi hayal hangisi gerçek tam kestiremiyorum. Mesela deniz kenarında oturuyorum arkadan Kayi'nin sesini duyuyorum, içim huzurla doluyor. Hayatta en çok sevebileceğim, hayatta en çok güvenebileceğim adamın sesi içim huzurla dolduruyor. Bi deniz, bi de Kayi daha ne isteyebilirim ki martılardan. Yerimden kalkıp tam ona gidecekken Kayi yok oluyor. Çok komik değil mi ya eskiden Türk filmlerinde olurdu böyle sahneler, kız rüyasında sevdiğini görür, sevdiği ona seslenir, kız ona doğru koşmaya başlar, tam sarılacakken çocuk başka bi yerden seslenir, kız o yöne doğru koşar, çocuk sonra tekrar yok olur, başka bi yerden çağırırdı. Tam sarılacakken,tam boynuna atılacakken çocuk her seferinde yok olurdu. Ne çok gülerdim böyle sahnelere. Ne garip, zihnimdeki görüntülerin çoğu bu şekilde şu sıralar. Kayi nerdesin ? Sana en çok ihtiyacım olan zamanlar bunlar, nerdesin ? Beni üzen çok fazla olay olmaya başladı, çok fazla takılır oldum ayrıntılara ve insanlara olan inancım tekrar sarsılmaya başladı. Aslında güçlü duruyorum, öyle duruyormuşum öyle diyorlar... gülüp geçiyorum üzüntülere vay be diyorum "oldum ben" artık. Sonra bir pasta diliminde herşey aklıma geliyor, tutamıyorum kendimi, lavoboya gidiyor, ağlıyorum, biraz makyajımı tazeleyip devam ediyorum hayata kaldığım yerden. 

Zihnimde parça parça görüntüler var Kayi, toplasan ortaya bir film çıkmaz, zihnimde dağınık dağınık kullanılmış sözler var, toplasan bir şiir çıkmaz, zihnimde o kadar bölünmüşsün kü Kayi, toplasan ikimiz için ortak bir hayat çıkmaz. Nerdesin, hangi düşmüşün rüyalarını süslüyorsun, hangi handa konaklıyorsun bilmiyorum, senin kokunu bilmiyorum, ellerinin sıcaklığını bilmiyorum, nasıl ağlarsın hiç görmedim.
Bazense herşeyin ortasında bir saniyeye denk geliyorum, tüm herşey donuyor gözümde kalbinin atış ritmini duyuyorum. Sadece bir saniye için evren üzerindeki iki kalp aynı anda atıyor, aynı anda merhaba diyor insanlara. O kadar silik bir his ki bu, ikinci saniyede geçiyor.


Beni en iyi sen tanırsın, beni benden iyi bir sen tanırsın, ben kimsenin gölgesi altında yaşamayı hazmedebilecek biri olmadım, olamadım. Söyle Kayi onlara anlat bunu. Kayi sana söylemek istediğim o kadar çok şey var ki ,ama içime kapanıyorum. Madem öyleyse neden mi yazıyorum bu yazıyı, bilmem belki de hala yaşadığımı hissetmek için. Belki de hala umut etmeye devam etmek için. Ve saçma sapan olsa, aslında söylediğim elle tutulur hiçbir şey  olmasa da devam ettirmek istiyorum bu yazıyı, kendimle tekrar baş başa kalmamak için.

Kayi insanlar beni çok incitir oldu. Beynim cam kırıkları ile dolu, bu yüzden zihnimin her kıvrımında düşüncelerim acıyor anlıyor musun demiştik ya, o cam kırıkları şimdi kalbimde. Kalbimin her yeri cam kırıkları ile dolu o yüzden kalbimin her çarpışında duygularım acıyor anlıyor musun. ( belki de son günlerde yaşadığım sağlık problemleri, çarpıntılar, el titremeleri hepsi ama hepsi bu yüzden ). Şu an yanımda olmanı o kadar isterdim ki, berrak bir zihinle, geçmişten arınmış bir zihinle, parlayan gözlerinle kapımı çalmanı o kadar çok isterdim ki, sarılırdım sana belki, belki sarıldıktan sonra da ağlardım. Sonra eklerdim: " Nerde kaldın aptal ? "

Daha fazla bişey yazabilecek kadar güçlü hissetmiyorum kendimi. Sözü her zaman ki gibi müziğe bırakmak istiyorum:


Consuelo Luz - Los Bilbilicos(the Nightingales)


bülbüller ah ediyor aşk ile
can ve felek senin ellerinde
tomurcuklar bir mayıs gülünde
ruhum ve kaderim aşkın ateşinde
ey güvercin gel bana
gel bana hemen, sevgili
gel kurtar beni


 .. . .. . . .. . . . . . . . . . . .      . . . . . . . . .      .. . .  . . . . . . .  . . . .. . .   . . . . . .. . . .............. . .   .. .  . ..... .  .. . .. . . ..    . . . . .   .. . . . . . . .......... .  . .  .  . . ..... . . .  . . . . . .  . . .

. . . . .  . .......                  . . . . . ......  . .  ..  .    ..  . ....... .  . ... . . . . .......................         .        .. .        ...


20 Aralık 2010 Pazartesi

Kinder Süpriz Yumurta

Farkettim....

Kinder Süpriz'in beni nasıl mutlu ettiğini.


Biz Bulgaristan'da iken çok güzel hayallerim vardı. Her hafta babaannemle pazara giderdik, halk pazarına, pazarda bol miktarda mantar ve patates olurdu ve babaannem genelde tercihini mantardan yana kullanırdı. ( ewet ben o zamanlar da mantar yemiyordum ) . Pazara gitmeden önce tren yolunun karşısına geçmeden çekirdek satan kadından bir külah siyah ayçiçeği alır, banka oturur çekirdek çitlerdik. Doğruyu söylemek gerekirse, babaannem çitler bense bunu nasıl yapıyor diye şaşırır, dener başaramaz, iki üç taneden sonra çekirdekleri bütün bütün ağzıma atıp öyle yerdim. Şimdi çekirdek yemeyi biliyorum ama  kim öğretti ? nerde öğretti ?..hiç hatırlamıyorum. Bir külah siyah çekirdeği  babaannem çitledikten, ben çiğnedikten sonra kalkar pazara giderdik. Babaanenm pazara her gittiğimizde bana Kinder Süpriz yumurta alırdı. Her hafta yalnız bir Kinder Süpriz yumurta... Nasıl heyecanlanırdım nasıl, anlatamam. Her seferinde dayanamaz 2 saniyede yumurtayı yer oyuncağını yapar, eve geldiğimde pişman olur, bir sonraki hafta için sabırsızlanmaya başlardım. Kabul ediyorum Bulgaristan'da iken bir çok kere rüyamda babamın bana bir karton kinder süpriz yumurta getirdiğini, onları yastığımın altında sakladığımı görürdüm. Ve kabul etmem gereken bir şey daha varki, bilmem kaç sabah kalktığımda  o yumurtaları yastığımın altında aradım. Güzel olmaz mıydı ? Sabah uyandığında yastığının yanında bir tane kırmızı gül bulmaktansa yastığının altında bir tane Kinder Süpriz yumurta bulmak. ^_^

Hayatımda Kinder süpriz yumurtanın o kadar anlamlı bir yeri vardı ki, ilk aşkımı onun sayesinde yaşadım. Beni babamın arkadaşı Ahmet Abi'ye aşık eden bana her seferinde Kinder süpriz yumurta getiriyor olmasıydı. Hatta teorilerime göre, Ahmetçiğim, ben büyüyüynce karısını boşayacak ve benimle evlenecekti :)

Bugün derste İlker Hoca  bilmem ne matrislerini anlatırken gözümde canlanan tek şey Kinder Süpriz idi. Zaman zaman markete gider kendime yumurta alır mutlu ederdim zaten ama bugün hissettiğim çok daha farklı bir duyguydu. Eskiden sahip olduğu bütün yumurta oyuncaklar bir bir gözümün önünden geçti. Silyvestre'lar Tom'lar Jerryler... En favorim Yosemita Sam idi. Dersten nasıl çıktım bilmiyorum, markete gittim ve yumurtaları birer birer okşadım . Evet bunu yaptım. !! Dia'ya gidip, yumurta kartonunu alıp sevdim hepsini, teker teker şevkat gösterdim ve seçiverdim bir tane. Yine bir hayal kurdum, babam (!) gelse de bana bir karton yumurta alsa ... Büyümek bu olsa gerekti. İnsan büyüyünce kendi yumurtasını kendi alabiliyordu, kendi ayakları üzerinde durabilmek bu demekti büyük olasılıkla. Ve insan kendi yumurtasını kendi aldığı zaman aşık olacak Ahmet Abisi de olmuyordu. İnsan kendi yumurtasını kendi aldığı zaman aşka olan inancı sarsılıyordu . . Aldım yumurtamı , ne kadar da güzel sığıyordu avucumun içine. 4 parmağımı üzerine yorgan yapıp, başına baş parmağımla dokundum, yumurtanın kabuğunu çatlatmaktan korkarak. ( İçimde bir yandan da yumurtayı sıkıp, ezmek isteği ile..) Tıkır tıkır tıkır, minik hediyem , yumurtanın kabuklarını zorluyor, bana kavuşmak için sabırsızlanıyordu. Salladım avucumda yumurtayı... Yumurtayı avucumda salladım. Avucumda salladım yumurtayı... Salladım.... Yumurtayı.... Avucumda..... Yumurtayı.... Salladım..... Avucumda.... Avucumda.... Salladım.... Yumurtayı....

Büyümek sabretmeyi öğrenmek demekti. Bulgaristan'daki pazarda eline aldığı yumurtayı anında tüketen ben, avucunda sallaya sallaya odaya getirip, tam karşıma koyup, arasıra da elime alıp, kokusunu içine çekmeyi, yarattığı bu inanılmaz aşk ve şevkle blog yazmayı bekleyebilecek kadar büyümüştüm demek ki. Gerçi hala kalbim deli gibi çarpıyor ve nefessiz kalıyorum ama sanırım bunun yaşlılıkla da alakası var. Fakülteden yurda gelene kadar kalp çarpıntısından ve nefessiz kalmakdan, derin derin solumaktan öleceğim zannediyorum. ( bknz: Önce heyecandan sonra yaşlılıktan titriyor, titriyor, titriyor ellerim. Ne olur kızma, genç değilim ki sevgilim ) 


Ama bir yandan da diyorum ki , hayır yaşlılık değil bu, bu mutluluk.Biliyorum çok saçma, çok gereksiz ama şu an o kadar mutluyum ki. Hayatta olmak istediğimi sanırım oluyorum yavaş yavaş, büyüyorum. olgunlaşıyorum ama içimdeki çocuğu hala barındırıyorum. Kimselere göstermemeye çalışıyorum, kızıyorlar ona, dalga geçiyorlar ama o beni o kadar çok mutlu ediyorki, kendimden bile saklıyorum. Sabredebiliyorum artık, yaşayacağım mtluluğun daha uzun ve daha kıymetli olması için Kinder Süprizi avucumda tutup sallaya sallaya odaya getirmem gibi, güzel şeylerin, gerçek mutlulukların, doyumsuz huzurun sabretme ile sahip olunabileciğini biliyorum. Kalbim daha da hızlı çarpıyor, içimdeki çocuk heyecanlanıp yumurtasına, güzel günlerine kavuşmak istiyor ve bedenime dışarı çıkıp ona sahip olmak için olanca gücü ile baskı yapıyor. Böyle zamanlarda gözlerimin deli deli baktığını, daha içten güldüğümü ve  sesimin çocuklaştığını ben de hissediyorum. Onun sayesinde süpriz yumurtama sahip olana, içinden çıkana şaşırana kadar geçen zamanda umutla, ve inançla beklemeyi, heyecanlanmayı unutmuyorum. 

Teşekkür ederim süpriz yumurta, beni olgun kıldığın için. 
Teşekkür ederim süpriz yumurta benç çocuk kıldığın için.
Haammmmmmmmmmmm.....

Soru : Siz de Kinder Süpriz Yumurtayı kafasından yemeye başlayanlardan mısınız ? 




18 Aralık 2010 Cumartesi

Kararlıyım, bu sefer başaracağım . . . .
Let the test begin ....

HIM - Gone With The Sin



Gözlerimi kapadım, eskilere taşındım. Gitar eşliğinde bu şarkıyı söylediğim günlere kadar gittim. Taşa oturmuş, bağdaş kurmuş ritmi kaybetmemeye çalışarak ve de biraz da kaşlarımı çatarak, bu şarkıyı söylediğim Güliz'i gördüm.

Oturdum yanıbaşına, beyninden geçenleri okudum, o zamanlar beyninden geçip, kalbinden geçmeyenleri şu an nasıl derin bir sızı olarak taşıdığını hatırladım. Müziğin  ritmini damarlarımdan akan kanıma karıştırdım ve müzik oldum havaya yayıldım. Esen şeyi bahar rüzgarı sandı gençler, "saçlarını" dedi," saçlarını aç rüzgar var, rüzgara ver saçlarını, böyle daha güzelsin." Kız saçındaki tokayı çözdü ve rüzgarın saçlarını taramasına izin verdi.  Saçları salıkken, saçları rüzgara karışırken kendini daha mutlu ve daha güvende hissettiğine karar verdi, "I just love the way you run out of life " derken daha da yüksek sesle söylerse gerçekten hayattan çıkacağını zannediyordu, Böyle anlarda gözlerinin içi daha da parlıyordu, çocuk da öyle demişti. Sonra devam etmişti şarkısına " gone with the sin by baby and beautiful you are "

......

14 Aralık 2010 Salı

Ben en çok böyle zamanlarda korkuyorum kendimden



Herkes masa lambalarını kapatıp yatıyor, odanın ışığını da kapatıyorlar, işte o zamanlar çok korkuyorum kendimden.

Ya da herkesin yatmasına gerek yok, herkesin meşgul olacak bişeyleri oluyor da benim hiçbir şeyim olmuyor ya, o zaman da korkuyorum


İnsanlara bişeyler anlatmak isteyip de anlatamadığım zaman, beni dinlemedikleri zaman, ya da dinledikleri ama ciddiye almadıkları ya da ciddiye aldıkları ama hemen unuttukları zaman da korkuyorum.

İnsanlarda bir alışkanlık haline geldiğimde korkuyorum, benim için de bir alışkanlık olmalarından, onlara bağlanmaktan korktuğum gibi.

Kar yağdığı zaman kimse bilmiyor ama ben yine çok korkuyorum. Bir delilik yapmaktan, sonra pişman olmaktan.

Bir şarkıyı ilk defa dinleyişimi hatırladığım zamanlarda da korkuyorum. O ilk dinleyişi hatırladığım zamanlardaki   hissettiğim duyguları hatırladığım zamanlarda ise korkum daha da büyüyor. Sonra kafamı camdan dışarı uzatıp, kirli ve tozlu Sabancı havasını teneffüs ediyorum, geçiyor.

Kendimden, saçmalamaya çok yaklaştığım anlarda da çok korkuyorum, sanki saçmalarsam herkes kaçışacakmış gibi. Saçmalamaktan korktuğum gibi kendim olamamaktan da korkuyorum. Kendim olamazsam başkası olmaya çalışacak gibi,

Kendime ihanetten korktuğum gibi korkuyorum insanların birbirlerine yaptıkları ihanetten. Ve silahlarından

Hatta en sevdiğimden, Kadayıf'dan bile korkuyorum. Odanın kapısını her kapattığımda acaba bir daha görebilecek miyim korkusu ile ellerimi yıkamaya gidiyorum. Sonra aynaya bakıyorum içimdeki bu derin sevme güdüsünü, içimdeki bu deli aşkı bir kediye umarsızca verdiğimi görüyorum kendimden de korkuyorum. Sahi insanlara bu kadar az mı itiadım , güvenim ve inancım kaldı ?

Kadayıf gidiyor bazen, iki üç gün gelmiyor, ıslak burnunu öpemiyorum. Hollanda'ya gidince tüylerine gömmeden yüzümü nasıl yaşayacağım diye düşünüyorum, korkuyorum.

Hollanda'ya gitmekten de korkuyorum. Gitmek mesele değil dönüşümde bıraktıklarımı yerli yerinde bulamamaktan, kaybetmekten korkuyorum. Sonra bir hayal kuruyorum geçiyor.

Ben çok böyle zamanlarda korkuyorum kendimden. Poets of Fall bağıra çağıra söylüyor şarkılarını beynimin içinde, ritme eşlik ediyorum sessizce kafamı sallayarak. Bu sefer geçmiyor ben çok sesli ve çok sesli bir korku budalısı bu sefer daha da esiri oluyorum korkularımın. Üzülüyorum....



İyi geceler

8 Aralık 2010 Çarşamba

canavar


gözyaşları içinde yaptığım bu kağıt parçasını saklamamın ve buraya koymamın sebebi,  nasıl kötü hissettirildiğimi asla unutmamam, hep hatırlamam, insanlardan bişeyler beklemeyi unutmam içindir.

Sevgiler

Kırgın Lâl . . .

7 Aralık 2010 Salı

hiçbirşeyim yok akıp giden sokaktan başka...

"... Hiçbirşeyim yok akıp giden sokaktan başka..."

Ne kadar doğru demiş Cemal Süreyya, hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka,  ne uğruna ölebileceğim bir fikir, ne gözümü kapatıp kendimi akışına bırakabileceğim duygu. Hiçbir şey ya bildiğin hiçbir şey. Bayılırım hava soğukken dışarı çıkıp kulağımda muzik ile göl yürüyüşlerine çıkmaya veyahut amfinin insanın sırt kemiklerini delen tahtalarına boylu boyunca uzanıp yıldızları seyretmeye. Ama olmuyor, sardım sarmaladım kendimi gri montumun içine, attım kendimi dışarıya. Kulağımda ıpod'da, son ses en sevdiğim şarkılar. Kapadım gözlerimi ve bıraktım kendimi amfi tiyatronun aşağı inen yokuşundan. Ne çok şeye tanık oldu o yokuş, ne çok acı, ne çok mutluluk ama hiç bu kadar yokluğa, hiçliğe şahit olmamıştı. Öyle bir yerindeyim ki hayatın, sürüklenip gidiyorum. Elde etmek istediğim şeyler var, ama o şeyleri elde edebileceğime dair inancım yok, yeni bir duygu var ama bir gün o duygunun gerçek olabilirliğine karşı inancım yok. Hiçbir şeyim yok ya, akıp giden sokaktan başka. Öyle bir yerindeyim ki hayatın, birşeye tam inanacağım noktadayken gelen tek bir ters ya da dur dur ters olmasına da gerek yok, sadece bir tane düşüncesiz, tepkisiz hareketle çil yawrusu gibi dağılıyor tüm güzel düşünceler havada dağılan sigara dumanı gibi.  Öyle bir dumana inanıyorum ki aslında, öyle bir dumanı yaşatmaya çalışıyorum ki hayatı pause tuşuna alıp herşeyi o andaki yerinde muhafaza etmek istercesine, dumanın kıvrımlarına dokunmak istercesine. Aslında olmayan şeyleri, insanların aslında bana göstermediği sevgiyi, değeri görüyormuşçasına yaşamak çok acı. Sizofrence, saplantısal. Nice kadınlar sevdim aslında yoktular demiş ya Atilla İlhan öyle. Nice şeylere inandım aslında yoktular. Dedim ya hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka

Eskiden özlemlerim vardı, burnumun direklerini sızlatır cinsten, damarlarımı çatlatırcasına yaşadığım özlemler Ybf'nin çatısına çıkıp şarkılar mırıldandığım özlemler. Hiçbiri yok, o kadar uzaklar ki, bi seyirci gibi oturmuş izliyorum anılarımı uzaktan. Özlemeye çalışıyorum, özleyemiyorum. Özlenecek hiçbirşey yokmuş aslında. Tüm güzel şeyleri ben kendim var etmişim, herşeyi kendi dünyamda yaşamışım, tek taraflı . Şimdi ise o kadar geldim ki kendime, o kadar kendimdeyim ki farkına varıyorum olduğunu düşündüğüm şeylerin aslında benim hayal dünyamdan öteye taşınamadığını. Şimdi anlıyorum yel değirmenine karşı dövüşen Don Kişot olduğumu. O kadar kendimdeyim ki hiçbirşeyim yok akıp giden sokaktan başka. Kendimi o kadar kontrol ediyorum ki, hiçbir şeyi dahil edemiyorum hayatıma aslında var olmama korkusu ile. Gözlerini kapat ve bırak kendini diyor bazı bazı sesler, tam bırakacakken kendımi bulutların üstünden, hayatın gerçekliği çekiyor kolumdan ve fırlatıp atıyor köşede duran ağacın kıyısına. İyi de oluyor aslında. Çünkü gücüm yok, insanların geçmiş acıları ile yüzleşmeye. Herkesin geçmişte yaşadığı iyi kötü, güzel çirkin bazı anılar var ve ben tam kendimi atacakken bu belirsizlik içine, insanların geçmiş güzel çirkin iyi kötü hatıraları kolundan çekip geri döndürüyor beni.

Benim mi ? Benim hiçbirşeyim yokki akıp giden sokaktan başka. Amfiler, Ybf çatıları, salıncaklar, ördekler, dost sohbetleri tüm anılarım o kadar terketti ki beni, üzerinde oturabileceğim bir geçmişim yokki üzerine bir gelecek inşa edebileyim.

Çok yorgunum, anlaşılamamaktan, kendimi anlatamamaktan, anlaşıldığımı sanmaktan, anlaşılıp satılmaktan o kadar yorgunum ki güzel bi gelecek için savaşabilecek bir Güliz yok, Bu Güliz o kadar kırgın ki kimsenin geçmiş acıları ile yüzleşecek, başa çıkabilecek, savaşabilecek gücü yok. Bu Güliz o kadar küskün ki içinde yeşeren güzel bir duyguyu belki de en güzel duyguyu en ufak bir negatif hareketle en derinlere gömmeye, üzerini sayfalarca yazı ile örtmeye bile katlanabilir.

Gülmek mi ? Zorunda değilim zorlamayın beni.



Ne dinliyorum :  Damien Rica - Cold Water

6 Aralık 2010 Pazartesi

Garip vol:3

Garip kelimesini ne kadar çok seviyorum. Hayatın yangın çıkışı gibi değil mi sizce de. Bir şey düşünürsün, birşey hissedersin ama dile getirmezsin ( dile getiremezsin, çünkü dile getirdiğin zaman kaybedeceklerin, kazanacaklarından çok daha fazladır, ve sen olanca cesaretsizliğinle riske atmak istemezsin elinde var olanları )
-Garip- dersin böyle zamanlarda.

-Nasıl hissediyorsun, ne düşünüyorsun ?
-Garip !!
-Nasıl yani garip iyi mi kötü mü
-Bilmiyorum daha karar veremedim, iyi de olabilir kötü de olabilir. Belki de sadece gariptir.

Geçen sabah uyandım, garip bir güne ilk uyanışın adımlarıydı ve içim titriyordu.İlk önce üşüyorum sandım, iyice sarıldım yorgana, geçer sandım, geçmedi. Kalktım aynaya baktım yanaklarım kıpkırmızı olmuştu, içim titriyordu ama yanaklarım sıcak bir yaz günündeymişçesine güneşle kavrulmuş gibi kıpkırmızıydı. Ateşim var sandım, ölçtüm, insan standardları normalindeydi. Kendimi dinledim.Hasta olabilir miydim ? Belki de midem bulanıyordur ? İlaç almak için sebile gittim. İçimin titremesi bacaklarıma da geçmişti, zangır zangır titriyordu kollarım, bacaklarım ve kalbim, gözlerimse dolu doluydu. Soğuk suyun içine az biraz sıcak su karıştırdım içmek için, eskiden  suyu bir dikişte içip bitiren ben, kalp çarpıntısından, nefes nefese kalmaktan 4 büyük yudumda bitirebildim sebilden şişeme boşalttığım Saka marka suyu. Sonra başka bir duygu daha keşfettim, heyecanlıydım da, Öss ye tekrar girermişçesine, staja ilk defa gidermişçesine, bir insanı ilk defa görürmüşçesine heyecanlıydım ve bu heyecandı içimi titretip, yüzümü kızartıp tüm gücümü takadimi bedenimden çekip alan. Böyle olmaz dedim, giyinip tansiyonumu ölçtürmeye gittim. Kesin hastayım , kesin kesin dedim içimden ve kızdım kendime ne gerek vardı ördeklere yem vereceksin diye gecenin bir soğuğunda kendini dışarıya vurmaya. Gittim ve tansiyonumu ölçtürdüm, gayet normaldi, neyim var peki dedim doktora, neyim var ne kadar bu kadar savunmasız ve güçsüz hissediyorum kendimi, neden tenim bu kadar yanarken, içim zangır zangır titriyor. Neden, neden, korkuyorum ? Saçmaladı birşeyler, ağzında laflar geveledi ve ben ben dinliyormuş gibi yaptım, ciddiye aldım ve kendisini önemli hissetmesine izin verdim. Ama serum takmasına izin vermedim, kurtardım kendimi, sudan çıkmış balık gibi böylesine nefessiz kalmış tir tir titrerken
garip dedim geçtim halime, eğer cevabını arasaydım neden böyle olduğumun belki de bulacaktım nedeni. Bulsaydım ne değişecekti hayatımda, bilemedim, garip deyip geçtim. Hayatın yangın çıkışı kapısından bırakıverdim kendimi. Odaya gittim ve koca koca harflerle yazdım defterime: uzun, çook uzun bir aradan sonra tekrar korkuyorum.

ne dinliyorum: Sezen Aksu - Haydi gel benimle ol http://fizy.com/#s/12486j

4 Aralık 2010 Cumartesi

Gözler ki yuvalarında tedirgin birer kımıltı

Gözler...

Ben insanları gözlerinden tanırım. Gözlerinde severim, gözlerinde öldürürüm. İnsanlar ilk önce gözümden düşer sonra hayatımdan. Çok kızdığım birini, çok sinirlendiğim birini gözlerinden öldürmek isterim. Çatal batırıp, yuvalarından çıkarmak, çatalı batırıp, yumurta sarısı nasıl dağılırsa gözün öyle dağılmasını seyretmek gibi...

Gözler..

Gece yatıp da gözümü kapattığımda, gözleri unutamam, bütün gün boyunca baktığım gözlerin hepsi birer birer sıralanıp geçer gözümün önünden. Bazen daha sıkı sıkı kapatırım ki gözlerimi, gözlerime takılan gözler, kafamın içine yerleşemesin, yerleşemesin ki hayatımda yer edemesin. Yer edemesin ki beni sonra üzemesin. Ama bazen olur ki, çok seyrek, zaman zaman (rarely) nüfus eder beynimin tam ortasına gözler. İşte o zaman da hikayesini bulup çıkarmaya çalışırım.

Gözler....

Tedirginlikle kımıl kımıl kımıldanıyor göz çukurları içinde. Belirsiz bir telaş içinde gibi, belirsiz bir dinginlik içinde gibi. Özel hiçbir şey yok, hayat ışıltısı ve canlılık dışında. Chicago müzikalinin açılıp kapanan perdeleri gibi ışıltılı bir perde var gözlerde. Ne zaman baksa gözlerim gözlere ışıl ışıl parlıyor. Heyecandan mı ? Bilinmez. Mutluluktan mı, sanmıyorum, mutsuzluktan mı, hayır  hayır. Birşey var gözlerde baktıkça insanda hikaye yazma hevesi uyandıran. Ne hikayeler yazardım gözlere. Herkesin hayata açılan penceresi gözleri, biz dışardakiler hayat oluyoruz bu bir çift göz için. Ayrıca herkesin içine açılan penceresi de gözleri. Bu yüzden de inatla ve inatla gözlerinden insanların içine bakmaya çalışıyorum.

Gözler, anladı bu sefer hayatının derinliklerini görmek istediğimi, anladı hayatının atar damarını yakalamak istediğimi, ilk önce huzursuz huzursuz kıpırdattı bakışlarını, başka yerlere odakladı bense inatla takip ettim. Gözkapaklarının ne kadar ağırlıkta olduğunu ve onların düşüşüne izin vermemek için ne kadar insanüstü bir çaba sarfettiğini, bakışlarını kaçırmakta ne kadar yetenekli olduğunu bir bir gördüm. Gözbebekleri yuvalarında huzursuz bir şekilde kımıldanırken bir oraya bir oraya, gözlerinde çakan şimşeklerin birer ışık hüzmesi olarak yansıdığının farkında değildi. İnsanlarla konuşurken bazen şefkat doluyordu göz bebeklerinin içine. Gördüm bizzat gördüm böyle anlarda, sulanıyordu gözleri, daha bir ışıldıyordu şefkat ile temizlendikten sonra. Şefkat gösterirken kısılıyordu gözleri bir süreliğine ve kendini ordan oraya atan telaşlı bakışlar bir an için sadece bir noktada kilitleniyordu. Bakışlarını çok uzun bir süre belli bir noktada tutamıyordu, aynı noktada 3 saniyeden fazla barınamıyordu gözlerini şefkat anları dışında. Gözlerimi kapattım, zorlama kendini ben anlıyorum seni dedim iç sesimle, duymadı- duydu- duymadı yahu, evet evet duydu. Duydu da duymamazlıktan geldi, çözümü bakışlarını kaçırmakta ve konuyu değiştirmekte buldu. Konuyu değiştirdi ve telefondan impreal March çaldı. Ben daha çözemeden gözlerindeki sır perdelerini  lenslerimin yapıştığı gözlerimi açamayacak haldeydim. Ve ben gözlerimi açamazken, aklımdan geçen gözler kendini soğuk su ile bir sonraki rüyaya bıraktı. Rüya bu ya gizlice zülfü Livaneli'nin şarkısını mırıldanıyordu : Gözlerin....

Ne dinliyorum : Zülfü Livaneli- Gözlerin

http://www.youtube.com/watch?v=TByizQrTfD4

2 Aralık 2010 Perşembe

din, felsefe, özgürlük ve mutluluk üzerine yarım bırakılmış bir yazı


Bir oyun düşünün kuralları çok basit üstelik sonunda da bir ölen bir kalan ve bir film de olmayacak. Aslında tam öyle de değil ( aslında tam böyle de değil ama peki nasıl ? ) Şöyle bişey kurulu bir düzen içinde uyuşturulmuş bir biçimde yaşıyoruz hepimiz. Çok da yalan sayılmaz, dinler insanlığın afyonudur derler, büyük yalan. Yeryüzündeki bütün dinler insanlığa kendini özgürleştirme şansı verir aslında, biz onu alır yanlış yorumlarız. Çünkü dinler insanlara mutluluğu vaad eder ve mutlu olan her insan düşüncesini, diğer insanlara yaklaşmını hürleştirir, genişleştirir.Doğru idrak edilmiş din anlayışı insanı bireyselliğinden, bencilliğinden kurtarır, modernitenıin getirdiği insanın yalnızlık duruşunu, evrene açılan karamsar ve dar bakış açısını  genişletir ve insana değer katmayı amaçlar. Hoşgörüden uzak, insanlıktan uzak, sadece yasaklar üzerine kurulan bir din, çeşitli kesimlerin yanlı amaçlarına hizmet eden falanca filanca kurumdan öteye gidemez. Evet doğru yasaklar vardır  ve bu yasaklar insanların sbazı eylemlerini kontrol altında tutmayı da öğütler. Başka birine zarar vermemek adına, sosyal açıdan, fiziksel açıdan, psikolojik açıdan, insanın kendisini tutmasını irade duygusunu kuvvetlendirmeye çalışarak sağlar. Çok doğal olan bu gerekliliği Ruousseou , Social Contract 'ta farklı şekilde dile getirince, toplumsal anlamda orta yolu bulma, ezilenin ve ezenin eşitliğini amaçlayan bir topluma giriş için atılan bu imzayı felsefe kolu kanadı altında kabul ederken, aynı şeyi  farklı cümlelerle öğütleyen organ din olunca birden kaşlarımız çatılır, kafamızda ağır yargı mahkemeleri kurulur. İki farklı subjektik alan olan din ile felsefe çatışmalarında kazanan hep aklın kuramlarını öğütleyen felsefe kazanır, insanın iç huzurunu, mutluluğunu öğütleyen din kaybeder. Neden kaybeder, çünkü felsefe aydınların işidir, aklı çalışan eli ekmek yapan kısımın işidir. Din ise sokaktaki senin benin işidir. Felsefe salon köşelerine yakışır, hiçbir evin oturma odasında Hobbs veya Adam Smith konuşulduğunu işittiniz mi azizim , ben işitmedim ama din öyle değildir, dedik ya evrenseldir diye, malzemesi de buldur insanların kullanabileceği, her ortama girer, kapı önünde, elektrik kuyruğunda ele alınır tartışılır. (bknz: ağzı olan konuşuyor ) ve çok çok değişik yaklaşımlar geliştirilir üzerine, kimi alır kurumsallaştırır dini, kimi yasallaştırır, kimi yasaklaştırır. Tüm bu gruplardan hiçbiri birbiriyle anlaşamaz da bir konu üzerinde ağız birliği yapmışçasına bağırırlar avaz avaz : " Din , insanın özgürlüğüne vurulan bir kırbaçtır "

Yalan efendim, vallahi de yalan billahi da yalan. Yani benim inandığım din, beni kısırlaştırmıyor özgürlük konusunda. Bu durumda ya ben dinsiz oluyorum, ya da diğer insanların inanışlarında bir gariplik var (bknz: belki de ben baştan kaybetmişim, insanlık kazanmış ). Din öyle birşey ki, insanın bilmem ne kuramları ile bulamadığı huzuru mutluluğu, gerektirdiği teslimiyet duygusu ile insana geri kazandırıyor.

Düşünün, bir kere düşünün, özgür olan, canı istediği zaman alıp başını çekip giden ( ki bazen de ben giderim )
sırf canı istedi diye bir kedinin kuyruğuna bilmem ne teneke parçası takıp hayvana acı çektiren, özgür olduğu için hiçbir ahlaki değer sahip olmamanın getirdiği gazla komşusunun evine girip altınları çalıp kaçan, özgür olduğu için dolabtaki kendisine ait olmayan 2 dilimin hepsini yiyen, sırf canı istedi diye gecenin 2sinde müziği bangır bangır açan bu insancıklar gerçekten özgürlüğün ne olduğunu gerçekten idrak edebilmiş mi ve özgür olabilmeyi gerçekten hak ediyorlar mı ? Özgürlük güzeldir, hoştur, özgürlüğü beğeniriz, hayranlıkla her akşam televizyon başlarında takip ederiz, çocuklarımıza "özgür" ismini koyarız da hiç düşünmeyiz herkesin özgürlüğü taşıyamaz.

Din'in görünürdeki özgürlükle olan çelişkisi bence özgürlüğün tanımını nasıl yaptığımızla da alakalı. Ya da hayatın tanımını yaparken mutluluk -özgürlük ikilisini hayatın neresine oturttuğumuzla da alakalı. Herkesi ortak mutlu edicek bir özgürlük tanımının yapılması pek biraz, az biraz imkansız görünürüyor. Anlamam zaten de kendini hayat memat meselelerini çözmeye adamış, sonunda kendi ile çelişmekten öteye gidememiş filozofları da insanlık için genel geçer yargılarda bulunmaya çalışışlarını da. Yeryüzünde milyar tane insan varsa, milyar milyar sayıda dallanıp budaklanan değişik düşünce vardır. Çünkü her insan aynı konu üzerine bir düşünüş sistemi ile ayakta durmaz. Hemen hemen herkesin bir konu üzerine uyarlayıp, haklı çıkarabileceği onlarca düşünce vardır. Ayıkla şimdi pirincin taşını. Bu insan güruhuna adapte edilcek olan öğreti nasıl geliştirilir, olmaz azizim, olmaz azizem, yapılan şey kendi düşüncelerini genel geçer yargılarmışçasına yüksek sesle söyleyip kendini kandırmak olur. Bu dünyada insan sayısından da fazla özgürlük tanımı vardır, mutluluk tanımı vardır o yüzden.

p.s : kafamın içinde tepinen filler bir susar mısınız lütfen ! Yazıyı yarıda bırakıyorum çünkü, filler çok gürültü çıkarıyor, dayanamıyorum. Hem herşey illaki tamamlanacak değil ya, bu da böyle yarım kalsın.

Ne dinliyorum: Stand by me http://www.youtube.com/watch?v=Us-TVg40ExM

29 Kasım 2010 Pazartesi

Garip'e edit

Rüzgar beni mahvetti, lensimi düşürmedi ama gözkapağımın arkasına sıkışıp kalmasına ve saatlerce beni rahatsız etmesine izin verdi.

Saçlarımı saldım ve rüzgarlara siper ettim derse giderken, bu kadar şiddetli eseceğini tahmin etmemiştim. Şapşala çevirdi, sersemleştirdi, sakinleştirdi. Hoooop aldı sağ tarafını bir kırbaç gibi sağ yanağıma vurdu, hooop aldı altlarda kalan bir tutamı sırtıma doğru yapıştırdı, aldı sol tarafından bir tutamı yüzüme bir tokat gibi çarptırdı. Her bir saç teli, birer iğne olup delik deşik etti kafa tasımı, her bir saç telini daha da çekiştirerek uyandırdı bütün sinirlerimi. Hayat ne garip dedirtti bana, hani şefkat göstericektin hani kış değildin rüzgar. Yine esiyor şimdi bu sefer yaprakları boca etti açık duran oda penceresinden. Hayat ne garip, rüzgarda savrulan yapraklar, saçlar falan ...

Tansiyonum mu düştü, ewet ewet düştü çünkü "-düştü" yazarken tam da "ş" harfinin üzerine denk gelen bir kordinasyonda küçük küçük yıldızcıklar yanıp söndü. Sonra etrafa dağıldı seyreldi, söndü. Kalbim koşu bandında koşarcasına pır pır, heyecandan değil anacım tansiyon düşüklüğünden, nerden mi anladım sözcüklerim de ağırlaştı, hayat ağırlaştı, bunları yazarken parmaklarım titremeye başladı ve onlar bile yavaşladı. Ah o lens yok mu ve de o rüzgar hepsi onlardan sebep, gözlerim de ağırlaştı. Gözkapaklarım yerçekimine yeni düştü. Çok da zor bişeyleri yazmaya çalışmak touch pad açıkken. Zaten bu lenovaları sevmezdim. Bu rüzgarı da sevmedim, sarhoş etti, sersemleştirdi beni, Dövdü ..

Uyku ?
Belki de rüzgarın geçmesini beklemek için. Tansiyonumun doğal insancıl değerlere ulaşması için. Uyandığımda derin bir baş ağrısına uyanmak için biraz uyku....

ne dinliyorum : hiçbirşey dinlemiyorum kafamı dinliyorum !

Garip.

Garip bir gün... garip bir hava.. garip bir güliz

(garip kelimesini ben ne kadar seviyorum ya )

Dışarda rüzgar var, püfür püfür hava. Ama öyle bir zamanlar beni üşüten cinsten değil, sarhoş ediyor, sersemletiyor ama canımı acıtmıyor. Allak bullak oluyorum, bazen o kadar hızlı esiyor ki, bazen o kadar umulmadık zamanlarda esiyor ki gözlerim dolu dolu oluyor. Hatta ve hatta gözlerimdeki lensleri çalıp götürecek zannediyorum. Üzüntüden değil bu duygular, üşümekten de değil, hele hele karamsarlıktan hiç değil, korkudan olabilir mi ?
possibly...
Korku ile karışık huzurdan olabilir mi ?
probabaly...
peki, peki korku ile karışık huzur, huzurla karışık umitsizlik, ümitsizlikle karışık heyecandan olabilir mi, definetely...
Yılın bu zamanları hava hep kötü olur bu memleketlerde, yağmur yağar, yağmur yağamazsa eğer mutlaka
öküz bağırtan soğukları olur. Sarılıp, sarmalanırız bizler de kendimizi korumak adına. Kışlık kıyafetler arasından çıkan patiklere ayaklarımızı, ananelerin ördüğü kazaklara  düşüncelerimizi, duygularımızı sarar, saklar, bahara kadar kuluçkaya yatırırız.
Ama dedim ya garip bir hava, güneşli genelde ama rüzgarlı, rüzgarlı ama üşütmeyen, üşütmeyen ama baş döndüren, sarhoş eden.

Aynaya baktığım zaman gördüğüm Güliz, saçları rüzgardan darmadağın ama yine de hırkaya, kazağa ihtiyaç duymayan yine de üşütmemek adına patiklerini ayaklarından çıkarmayan bir güliz. Öyle garip ve isimsiz bir Güliz ki , üşümemek için için patiklerini ayaklarından çıkarmayan ama başının ağrıması ihitmaline rağmen ıslak saçları ile kendini rüzgarlara siper edecek kadar da cürretkâr.

Kış güneşi derler ya, ona aldanıp gidecek kadar hayalperest ve rüyakâr ama her an yağmur yağma ihtimaline karşı şemsiyesini de çantasında bulunduracak kadar tedbirkar. Anı yaşamayı kafasına takmış bir carpe diem uygulayıcısı gibi. Garip bir Güliz bu dedim ya. Hiçbir şeyin düşündüğü gibi olmayabileceği ihtimali çerçevesinde   düşüncelerini  uzun vadeli planlarda tasarruflu kullanan bir borsa gezgini, kooperatif girişimcisi ya da sera bakıcısı gibi de. Belki de çok gereksiz bir Güliz, güliz'in en fuzili hali. ( şimdi bir söz var, mevsimsiz öten hororuz yahnisi bişey bişey olur diye, ama tam hatırlayamadığı için kullanmak istemiyorum okuyucu, sen beni o deyimi doğru kullanmış atfet, gönüller hoş olsun )

Çok garip zamanlar bunlar. Ne diyecektim daha, evet daha birçok şey diyecektim ama söylememeyi seçiyorum. Saat geliyor derse gitmem lazım, ne dedik saçlar ıslak ve rüzgarlara bırakılmış ama ayakta kalın çoraplarla.

Sevgili ile kalın canlar. Lâl'in günlüğünden düşen bunlar bu günlük.

..............................................................................................................................................................

p.s : ne dinliyorum köşesi açıyorum yazıların altına,  bunları yazarken ne dinlediğimi de paylaşmak istiyorum sizlerle, ya da sadece kendimle, herneyse bugünkü gelsin o zaman : Zeki Müren- Sevemez kimse seni.

p.s (2) : Hani bir konu yazıcam demiştim ya, yazı beni sürekli başka yerlere sürüklüyor, aslında anlatmak istediğim konu üzerine hiçbirşey söyleyemiyorum diye, o dediğim bu yazımda da geçerli. yine olmadı yine olmadı. Umutlar başka bahara kaldı. (bknz: ben kışa ayak diretirken, bloğumun çoktan yenilmiş olması)

27 Kasım 2010 Cumartesi

benimle oynar mısınız ?

oturdum 5li çokonat paketini bir oturuşta göz yaşlası içinde yedim. Hayır hayır,sevgilim vardı da ondan ayrıldım, depresyondayım modu değil bu. Ya da plotanik olarak aşığım da sevdiğim adam başka kızı seviyor modu da değil bu ( bknz: ben o yolları çoktan geçtim ) . Aşık olabilirim belki ama kendimi tutuyorum. Benim derdim tamamen kendimle,çocukluğumu özlememle ( bknz: çokanat etkisi, burun sızısı, mazi özlemi). Aslında yazmaya başlarken çok daha farklı bir konu üzerinde durmayı planlıyordum ama hayattaki herşey gibi yine ben seçildim, seçmedim. Konu ve çokonat beni seçti, ben ise sustum, boyun eğdim, palnadığım konuyu başka bir zamana yada hiçbir zamana erteledim ve sustum  .... ve susuyorum her zamanki gibi .... parmaklarım ve çocukluğum konuşacak şimdi sizlerle.

....................



İlkokuldayken aksam yedi olunca yatardım, televizyon seyretmeme izin verilmezdi bizim evde. Kemal Sunal'ı özellikle Tosun Paşa'yı çok severdim, o akşam televizyonda Kemal Sunal'ın bir filmi olduğunu duyduysam eğer derhal ananeme telefon eder, bize gelmesini isterdim. Çünkü ananemin dayımla bize geldiği akşamlar ben biraz daha geç yatardım ve televızyon seyredebilirdim. Bildiğim dünya sınırlıydı ve bu dünya içinde ya kendi kendime hayaller kurarak eğlenirdim. Kardeşim yoktu ve tüm yaşıt akraba çocukları benden uzaktı. Bir apartmanın 5. katında otururduk ve "pimapen" kaplı camlardan içeri vızır vızır araba sesleri sızardı, sokakta oynama lüksüm yoktu anlayacağınız. Bu yüzden bisiklet kullanmayı hiç öğrenedim ( hala da bilmiyorum )

İlkokula başlamadan önce sadece 2 sokak arkadasım vardı, sokak da değil aslında biri rahmetli babaannemin komşusunun torunu idi, onunla kapı önünde ( apartman içinde ) suya şeker atar, karıştırır, una su karıştırır ekmek yapar eski kilimler üzerinde evcilik oynardık. Babaannem bize bazen hala daha çok sevdiğim tombi, muzlu puding, tüp çikolata alırdı, onu da misafir olarak kabul ederdik. Aysel idi arkadaşımın ismi. Benden bi kaç yaş büyüktü ve ben onu esir alırdım adeta benimle oynayacak diye. İyi kızdı Aysel sessiz ve güler yüzlü idi ve sanırım beni şeker buluyordu ki benimle beraber evcilik oynamaya tahammül edebildi. Sonra taşındı Ayseller ... aradım zaman zaman, ama o kadar çok yer değiştirdiler ki telefon numaralarını kaybettim çocuk aklımla ve şimdi kimbilir evlenmiştir bile ..

Sonra "Şirin" isimli bir arkadasım  vardı ananemin apartmanında. Adı gibi şirin ve güzel, akça pakça biz kızdı Şirin. Şirinle botanik üzerine çalışmalar yapardık, Şirin bahçe de büyümüş olmanın getirdiği rahatlıkla börtü böcek toz toprak hiç aldırış etmezdi. Çok şey öğrendim Şirin'den. Gül yapraklarını koparıp ezdikten sonra suyunu çıkarıp, incir yaprağının sütü ile karıştırıp yaptığımız şerbetler Aysel ile yaptıklarımızdan çok daha profesyoneldi. Şaşırıyordum, bir keresinde gül yapraklarını ezip "iç" yapıp asma yapraklarına sarıp yaprak sarması bile yapmıştık. Şirin çok güzel bisiklet kullanıyordu ve bir sürü arkadaşı vardı etraftan. Beni de onlar arasına katmaya çalıştı hatta bir kaçı beni bisikletinin arkasına oturtup gezintiye bile çıkardı, uçuyoruz sandım, ne kadar güzeldi, o zaman bu zamandır hiç uçamadım ki ben :( Şirin de büyüktü benden Aysel gibi, ayıp ayıp şeyler konuşuyorlardı arkadaşları arasında ve beni uzaklaştırıyorlardı. Sonra beni bisiklet gezilerine çağırmamaya başladılar. O zamandan sahip olduğum aşırı alınganlık ve gurur ya da siz ne derseniz adına beni Şirin'i her gördüğümde tanımıyormuş gibi davranmama sevk etti. Yaramaz bücür güzel kız Şirin'e trip atıyordu o yaştan. Hakldım da üstelik. Ne de olsa büyük arkadaşlarını bana tercih etmişti şirin arkadaşım. Geçenler de duydum çocuğun birinden hamile kalıp evlenmiş, çok kilo almış doğum sırasında ve aldığı kilolar geri verememiş, şimdi ise çocuğu ile birlikte tek başına bir hayat sürüyormuş , kaynanasının dırdırına, kocasının  ilgisizliğine katlanamamış ama hala çok güzelmiş..

Bitmedi bi tane daha çocukluk arkadaşım vardı ve en vefalısıydı. Aylin, ya da Aylin abla mı demeliyim. Çok sabırlı kızdı idi vesselam. Çocukluğumun en yalnız ve en deli anlarını yaşamak zorunda kaldı. Onu kaybetme şansım yoktu, karşı komşumuzun çocuğu idi ve hatırlıyorum, anneme kardeşi Fatih ve Aylın'in bize oynamaya gelmesi için yalvarırdım. Gelirdi Aylin ile Fatih. Fatih, Aylin'den daha küçük, benim yaş grubuma daha yakındı. Çorapları ayağından çıktı çıkıcak gezerdi hep ve hep kirli olurdu hep altları, Aylinkiler ise hep temiz olurdu. Yaramaz ve haşarı idi Fatih, korkuturdu beni. Fatih'ten korkardım ama Aylin, Aylin başka idi... Aylin 5.sınıfa giderken ben daha okula gitmiyordum ve Aylin'in okuldan dönüş saatini beynime kazımıştım. Onun gelmesine yakın kapının dibine oturur, kulağımı kapıya yaslar ve dakikaları sayardım. Aylin'in adımlarını duyunca çılgın bi sevinçle kapıyı açar ve seslenirdim :
"Oynamaya gelsene !"
Gelirdi Aylin. Dedim ya en çılgın zamanlarıma denk geldi Aylin. O okuldan gelmeden önce tüm oyun planlarını kafamda tasarlar, o gün oynanacak oyunları, kullanılacak eski parfüm şişelerini, ilaç kutularını, bez ve örtü parçalarını düzerdim, hazır ederim. Konuşma metinleri hazırdı kafamda, okuma yazma bilseydim eline senaryo bile tutuştururdum kızın
"Şimdi sen bana bunu bunu diyeceksin sonra buyaya gidip otuyup beni çağıracaksın, sonra ben sana bunu bunu söyliycem, sen bana bunu veyiceksin, sonya yatcaz kalkcaz yatcaz kalkcaz okula gidicez beyaber.."
Yazık, kızağız tüm komutlarımı harfiyen yerine getirirdi. Bazen annemin makyaj malzemelerini aşırır boyardım Aylın'in yüzünü suratını sonra bağırırdım içerdeki odaya.
" Ayne ( anne ) bizi yesim çekseneee" ( daha o zamandan meraklıymışım resim çekilmeye) "
Neden katlandı Aylin bana, neden hiç sesini çıkarmadı uzun bir süre idrak edemedim. Yaş kemale erdikten sonra öğrendim ki meğersem Aylin annemi çok severmiş , benim eziyetlerime de annemin hatrı için katlanırmış. Gülümsemekle yetindim sadece, ( büyümek bu olsa gerek ) çünkü bunu öğrendiğim de Aylin, kucağındaki bebeğini büyütmeye adamıştı kendini ve ona olan vefa borcumu küçük kızının oyun yaşına geldiği zaman beni esir almasına izin vererek ödemek için oyuncaklarım üzertine ant içtim. Hatta çoğu nadide, ender bulunan, değeli oyuncağımı bu vefa borcunun bir göstergesi olarak küçük kızına armağan ettim.

Oyuncak derken, çok oyucağım vardı benim ya . Barbiler, barbi evleri mutfak takımları, banyo takımları, tabaklar çanaklar elektrikli arabalar kamyonlar, ateriler, aklınıza hayalinize gelebilecek  envayi çeşit değerli parça =) Şimdi düşünüyorum da kendimden büyük arkadaşlarımı eğlemek için oyuncaklarımı kullanıyordum heralde =(  Bir akraba kızı vardı, bayılırdı mutfak takımlarımla oynamaya, annesi ile bize "çaya" gelirlerdi. Hemen mutfak takımlarımı sererdim önüne, oynardık annem çayları getirene kadar. Çay bittikten sonra hiç oyuna devam etmezdik. O oturup annelerin konuşmasını dinlemeyi tercih ederdi. Küstüm, ağladım, takla attım şeblikler yaptım hiç bi şekilde "çaydan" sonra oyun arkadaşımı ağıma düşürmeyi beceremedim. Yeni yeni oyuncaklarımı gösteriyor, baştan çıkarmaya çalışıyordum ne barbi evleri ne Ken'ler ne elbiseler gelip geçti önünden de bir kere bile başını çevirip bakmadı. Varsa yoksa çayını içip, tabağını bitirdikten sonra anne sohbeti dinlemek... Hoşuna giden buydu demek, saygı duydum oyuncaklarımla kendim oynamaya başladım. İşte o zaman anladım iyi oyuncak, eğlenceli oyun hiçbir zaman birini kazanmaya yetmez ( Pek sevgili, çok da değerli okuyucular işte o zaman anladım, insanların dış görünüş, pahalı kıyafet ya da ucuz iltifatla  kazanılmayacağını )

Tek başına kurduğum hayalleri oyun arkadaşlarımla oynamaya çalışıyor çocuklar gibi mutlu oluyordum, zaten çocuktuk ama böyle anlarda çocuktan da daha çocuk olduğumu hissediyordum. Sonra baktım ki hayal kurmak bile çok mutlu ediyor beni. Şimdiki gibi değildim o zamanlar, o zamanlar insan bağımlısıydım. Henüz tüm umudumu insanlara bağlamamam gerektiğini öğrenememiştim. Çocukken en çok istediğim şey, eve misafirin gelmesi idi. Misafirler gelmeli ev dolmalı dolmalı taşmalı, gelen hiç bi misafir gitmemeliydi. Gereği olursa ben onların kendi yatağımda bile yatmasına izin verirdim. Çocuklu misafirler tercihimdi, kendimden küçüklerle pek anlaşamaz, onları saçma bulurdum, tercih sebebim kendimden büyük yaştaki oyun arkadaşları idi eğer yaşıtım yoksa. Bir karakteri olurdu en azından onların, oynamak istemiyorlarsa hıh der gider yerlerine oturur ana baba konuşmasını dinlerler, oyuncaklarımı kırmazlar, oturup kendini yırtarcasına ağlamazlardı.

Kimi zaman gelen misafirlerin çocukları olmazdı, kimi zaman annemle, babaannemle anneannemler yaşıt amcalar teyzeler gelirdi. Annemlerin yaş grubu olan kitle ile iletişimim kucaktan kucağa kendimi sevdirmek olurken, gelen kitlenin saçları beyazlayıp, elleri kırışmaya başladı ise, bir iki şirinlik yapıp kendimi kucaktan kucağa attırıp, saman altından su yürütürcesine onları birer oyun arkadaşına çevirmekti ve başarırdım çogunlukla. Babaannem ah, ah ananem az mı çektiler bu yaramaz veletten. Ananemin uyurken güzel yüzünü inceler, elimde selpak ile yüzünde olmayan makyajını temizlemeye çalışır, ananemi annemi yatırır saçını gözünü boyar, yüzlerine şekiller çizer sonra hiç üşenmez tekrar temizler, tekrar yapardım. Şansımın olmadığı tek bir zaman dilimi vardı : Yalan Rüzgarı ! Yalan Rüzgarı televizyonda iken kesinlikle ve kesinlikle hiçbir yaptırım gücüm kalmıyordu. Sonra babaannem... babaannem bazen bizde kalırdı, gece canım sıkılır, uykudan uyanır, kadının başına gidip benimle oynaması için yapmadığımı bırakmazdım. Torun , atsan atılmaz satsan satılmazın verdiği cesaretle kadının boğazını çimdikler, kızartır, kollarını ısırtır, bütün gece evcilik oynatırdım. Annem çok çikolata yememi istemezdi, babaannemi kafaya alıp, bakkala sepet saldırıp sayısız çokomel aldırırdım. Babaannem beslerdi beni onlarla, sonra yakalanmayalım diye, çöplerini koltuk altına , yastık içine doldururduk beraber.. taki annem bizi yakalayıp da kızılca kıyameti koparana kadar.

Evde kalan, esir alacak yaşlı olmadığı zaman tek başına oynardım, gecenin yarısında uyanıp, ya kalkar yatakta zıplar, ya minik barbi evimi yorganın altına alıp, evin ışıklarını açar,  anca baş parmağım kadar olan kapısından içeri bacağımı sokmaya çalışırdım, nasıl da inanırdım bir zaman mutlaka küçülüp o evin içinden girebilecek boyuta geleceğime. Doğum günü yaklaşıyorsa eğer, bütün gece oturur davetli listesi yapardım kafamda. Şu şu gelicek, bana bunu bunu getirecek, annemi şu şu mamaları yapacak, onu bunu edeceğiz diye sayıklar, annemin yanına gider, gecenin bir yarısı planlarımı paylaşır, teminat almaya çalışır, aklıma takılan soruları sorar, çoğu zaman da azar işitirdirdim:(

O zamandan daha delice bir tutku ile bağlanmışım insanlara. Birine güveniyorsam, birini seviyorsam o duyguyu kendi benliğimi hiçe sayarcasına yaşamışım. Canım cananım kuzenlerim hep bizden uzakta oturdular. Çocukluğum onların Bozüyük denen yerde yaşadıkları zaman dilimine denk geldi, ne acıklı. Bozüyük'e ise senede sadece bir kere o da yaz döneminde gidebildik. Tüm sene Bozüyük'e gitmenin hayalleri ile yaşardım. Bozüyük'e gitmeye 6 ay 5 gün 3 saat kala, Bozüyük'e gitmeye 2 ay 18 saniye kala, Bozüyük'e gitmeye 3 gün kala. Bozüyük demek kuzenlerim demek, kuzenlerim demek mutluluk demekti. Delicesine sapık bir sevgi ile bağlıydım teyzemin kızlarına. Onlarla beraber oturup hiçbişey yapmadan balkonda, yol üzerinden gelip geçen tırlara bakmak bile büyük bir mutluluktu. Bazen saçma sapan oyunlar oynar, mesela bir şarkı seçer o şarkıdaki tüm sözcüklerin baş harflerini seçtiğimiz absürd bi harf ile düzeltir bağıra çağıra söylerdik. Eğer tüm oyunlar tükendiyse yine bulurduk bi oyun kendimize, ya da oyun biz olurduk. Ben hayatımın çocukluk döneminde Sema ile Merve'nin yanında olduğum zamankinden daha büyük bir mutluluk tanımı yapamıyorum, beni affedin hatıralar. Bazen onlar istanbula gelirdi. Bir hafta ananemde bir hafta bizde bir haftada babanelerinde kalırlardı. Ananeme beraber giderdik de onların babanelerine gittiği haftayı yas haftası ilan eder hain hain planlar yapardım gitmesinler diye. Sabah kalkar, akşama kadar süper mario, araba yarışı ya da ördek öldürme, tavşan zıplatma oyunu oynardık uzaktan kumandayı bozana kadar. Sapıkça bir duygusal yoğunlukla Bozayük'den dönüş yolculuğunda veya onların İstanbul'un ayrılışında Tarkan 'ın en melankolık şarkıları açar, gözyaşları içinde eşlik ederdim:

Deli gibi yürekten sevmeli, uğruna dünyaları vermeli, incitmemeli sevenleri değerlerini bilmeli. Aaaa... aaaa .aa. aa

Şimdi bakıyorum da , çok da bişey değişmedi aslında hayatımda. Bir kısmını anlattığım çocukluk anılarım arkadaşlarım bana çok şey öğretti ama aldığım dersler bir yanımın çocuk kalmasını hiçbir şekilde engelleyemedi. Daha az insan bağımlısıyım artık, insanlara ihtiyaç duymayacak şekilde eğittim hayallerimi, ama sevdiklerimi çok sevdim, sadistçe, sapıkça, çılgınca seviyorum hala ve inatla güvenmeye devam ediyorum değeceğini düşünüyorsam eğer. Hala çok hassasım, çok alınganım ama tek çocuk olma, tek çocuk büyümenin nazını atlattım, insanlara trip atmayı bıraktım, aslında o zaman bırakmıştım Şirin de bırakmıştım. Değer verdiklerimden biraz ilgi ve karşılık bekliyorum sadece. Eskiden oyunlarımı kendimi mutlu etmek için oynardım, şimdi ise insanları mutlu edebileceğim oyunlar yarattım kendime. İnsanları mutlu ettikçe mutlu oluyorum hayatlarına çok fazla dahil olmadan, bir gün yine yalnız bırakılacağımı bilerek ve kararlıyım ne olursa olsun çocukluk arkadaşlarıma olan vefa borcumu başka başka oyun düşkünü çocuklara kucak açarak ödeyeceğim. Şimdiden iki tane edindim bile. Biri komşumuzun vefakar kızı Aylin'in şirin mi şirini benden şirin kızı Hira. Beni bekliyor oyunlarına. İkincisi ise, canımın, cananımın, bitaneciğimin kuzenim Sema'nın anne karnında kalp ritimlerini uydurmaya çalışıyor hayata. Henüz doğmamış bir bebek, beni tekrar çocuk yapacak, kendine oyun arkadaşı yapcak bir bebek. Dünyamıza hoş geleceksin bebek oyun arkadaşın hazır


Sen nerdesin ?

Lâl Teyzen...

23 Kasım 2010 Salı

"Stay In My Memory"





Güzel şarkıları, güzel hikayeler içinde görmek her zaman mümkün olmaz. Sevdiğim müzikleri youtube  üzerinden dinlemeyi pek tercih etmem, çünkü kafamda hikayeler, kılıflar uydururum her birine, şarkıların kliplerini düşüncelerimde oluştururum ve çoğu zaman yazdığım seneryolar çok daha güzel ve yaratıcı olur izlediğimiz zımbırtılardan, ama bazı klipler, hikayeler vardır ki, daha ötesini düşünemezsin. İzlerken sanki hikayenin göbeğinde hissedersin kendini. Sessizce durur, nefes almaya korkarak izlersin olup biteni olanca edilgenliğinle, gemiler batar, güneşler doğar ama kimse farketmez senin orda olduğunu, gözünü kırpsan seni görecekler,  bu oyundan kapı dışarı edeceklerdir. Şarkının ilerleyen dakikalarına tanık olamayacak olma korkusu ile kılını bile kıpırdatmadan izlersin klibi. İşte bu klip kesinlikle ve kesinlikle ben de bu güzel hisleri uyandıran nadir şarkılardan.Kimin söylediğini bilmiyorum  adını fizy'e ( bizim okulda eskiden bk vardı, şimdi yok yasakladılar, yoksa kesin ilk önce bk'ya yazardım ismini ) yazıp da diğer çıkan şarkılarını dinleme hatasına düşmediğim için kendimi çok takdir ediyorum şu an,  birçoklarınıza bu saçma gelebilir ama o kadar güzel ki ve özel ki bu şarkının yeri bende , seslendirenin kötü bir tanecik bile şarkısı ile karşılaşsam büyü bozulacak diye korkmaktayım. Tamam belki bu beni daha nice güzelleri ile karşılaşma fırsatından yoksun ediyor ama olsun hem ne demiştik ben Risk Taker değilim azizim. Azıcık aşım belasız başım'ım ben, yani en azından şu aralar öyleyim. O yüzden gerek yok böyle yeniliklere hem de  yenilliklerin genelde birer  hayal kırıklığından ötesi olamayacağını bile bile

Hadi şimdi şarkının sözlerine kulak verelim

Belki üzerine destanlar yazılacak sözleri yok, zaten öyle olmaz mı çok sevdiklerimizi de neden sevdiğimizi neyine sevdiğimizi bilmeyiz, bu da onun gibi bişey işte. Neydi beni bu kadar kendine çeken bu şarkıda.
Samimiyet !!! Ne kadar sihirli bir kelime ki bu ... Nice güzel sözler söylenir nasırlaşan seslerle ve hiç bir gönüle değmez de söylenen nice basit cümleler gelir oturur beyninin ve kalbinin tam orta yerine. İşte bu şarkıda o samimiyet var, duygu var.

so stay in my memory
you can hide out there 

derken hissedebiliyorsun sevgilinin hatırasına duyulan özlemi. Koca bir unutuluşa karşı en derinlerden kopan feryadı kendi hayatından biçtiğin pay ile içselleştirebiliyorsun. Aklına birine getirmeye çalışıyorsun ve zorlanmaya başladığın noktada kendini uçurumdan atıyorsun burdaki gibi. İşte o zaman hatırlayabiliyorsun bir zamanlar en sevdiğini, onu nasıl sevdiğini, sana kendini nasıl hissettirdiğini ya da, ya da sadece bir zamanlar seni nasıl üzdüğünü. Özlemek garip bir duygu , hatırlayamamak daha garip. Hatırlayamamak korkusu ile insan sevgilinin getirdiği üzüntüye de özlem duyulabılıyormuş bana bu şarkı bunu anlatıyor. Ve mırıldanıyor usulca : Kendi benliğini hafızanda öldüremediğin sürece giderek daha az hatırlayacaksın onu, daha az ve daha az, sonra kendini şiire bırakacaksın hatırlayabilme özlemi ile : 


Daha az seviyorum seni
Giderek daha az
Unutur gibi seviyorum
Azala azala
Aramızdaki uzaklığın karanlığında

Geceler kısalıp, 
Gündüzler uzuyor öyle olunca
Daha az seviyorum seni
Kendini iyileştiren bir yara gibi
Daha az
Ve zamanla

Sen geceyi tutuyorsun, ben nöbetini
Uzak dağ kışlalarında
Görmüyoruz birbirimizi
Usul usul sis iniyor
Kopmuş yollara
Işığı hafif, uykusu ağır koğuşlarda
Üzerini örtüyorum senin
Bir çığ gibi uyuyorsun rüyalarımda
Sevgilim sevgilim
Yıldızları daha büyüktür bazı gecelerin
Nöbet kadar yalnızken 
öğreneceksin bunu da

Artık daha az seviyorum seni
Unutur gibi, olur gibi daha az
Yeniden ödetiyorum kendime
Önce aşkın öğretemediğini
Kolay değildi
Yalnızca sevgilimi değil, 
Evladımı da kaybettim ben
Kac acı birden imtihan etti beni
Bir tek gece vardır insanın hayatında
Ömür boyu sürer nöbeti
Bu da öyleydi, 


Şarkı kendini sevgili için feda edişin hikayesini anlatıyor, kişinin sevdiği uğruna kendi varlığından, geleceğinden, bugününden vazgeçmeyi, dünü yaşatabilme uğruna ( soru : Geçmişi yaşatmaya çalışmak her zaman bu kadar güzel midir ? ). Kişinin çaresizliğini ve güşsüzlüğünü hissettiriyor : 


so i dont wanna be left with all this
I plan to be there right by your side
oh it seems like this could be
just a dream with you and me

Geçmiş kendini olanca hızıyla unutturmaya çalışırken elinde hiç bişey kalmazken kendini feda edebilmek kimin harcı ki ? Hissediyorsun  sesindeki mutsuzluğu, çaresizliği. Kendi kendinden vazgeçmek için engellerle karşılaşıyor kız klipte, denizler açıyor, tepelere tırmanıyor, kimi zaman ise içinde gizlediği güç ejderhaları evcilleştirmeye yetiyor, kimi zaman olanca savunmasızlığı ile küçücük klubülere saklanmayı tercih ederken. Sevgilinin hayallleri ile karşılaşıyor kimi zaman, en çok da onu en çok unutmaya yakın olduğu zamanlarda. Sevgilisi çağırıyor sessizce kızı birlikte geçmişte, gelecekte, şimdi de yok olmak adına. 


I found another point of view
just a dead end avenue
im growing close back to you
just want i dont wanna do
just what i dont wanna do
is to fall infront of you

and you can break and you can mend
for all the wrongs that you defend
you learn the hard way in the end

En büyük mutluluk da sevdiğin uğruna sevdiğinle birlikte kendinden vageçtiğin anda gerçekleşmiyor mu zaten ? En büyük mutluluk da kendine uğruna feda edebilecek birşeylere sahip olduğun zamanlarda gerçekleşmiyor mu ? Anlayabiliyorum kendini  bağnazca inandıkları sevgiler, değerler adına uçurumdan atabilenleri. Çünkü biliyorum ki gerçek huzur ancak böyle bir avuntuya sahip olduğun zaman sana armağan edilebiliyor, gerçek huzur anca kendini tüm benliğinle, sorgusuzca sualsizce teslim edebildiğin anda gerçekleşiyor. Din'in temelinde yatan huzur duygusu da bu teslimiyet anlayışından kaynaklanmıyor mu zaten..

Bakın işte nasıl da mutlulular uçurumdan atlarlarken, nasıl da huzurlular. Demiştim , eğer ben bir klibi izliyorsam severek, insanların yüz ifadelerinde kendimi bulabiliyor, kendi yazdığım seneryodan bir parça bulabiliyorumdur. Bu şarkıyı seviyorum çünkü bu şarkıda kendi feryadımdan bir kesit bulabiliyorum. Bu hikayeyi seviyorum çünkü eğer ben de kendi zihnimde birisi için bu şekilde uçurumdan atlamayı göze alabilirsem aynı huzuru duyacağımı biliyorum.  Anca o zaman yıldızlara sahip olabilirim, (pardon tekillik yoktu değil mi ) sahip olabiliriz .... belki bir gün... kimbilir belki de attım kendimi  çok önceleri de bunlar kendi cehennemimdeki ferhatlarımdan kulaklarına çalınanlar. Kim bilir ? 


and you and i we had the stars
and you and i we had the stars
that you left over and over again
and you and i we had the stars
and you and i we had the stars



22 Kasım 2010 Pazartesi

Colmar & Big Fish


A fairytale in Colmar yazısına edit :

Tim Burton ustamızın, büyüğümüzün, haşmetlimizin en sevdiğim filmlerinden birinin son sahnesi. Colmar'ı anlamak için bu sahneyi seyretmiş olmak gerekiyor.
Sahneyi iyi anlayabilmek için filmi izlemiş olmak gerekiyor. Şu ana kadar bu filmi izlememiş olanlar için bir yandan üzülmekle birlikte hala keşfedecek birşeyleri olduğu için de onlar adına seviniyorum ve son sözümü de söyledikten sonra ders çalışmaya geri dönüyorum

: HEP MASALLAR ANLATAN ADAM, SONUNDA MASAL OLDU.

sevgi ile kalın insanlar

A fairytale in Colmar ...



Çok karşıyım buna ama  hayatımı hep bir şeyleri bekleyerek yaşadım. Hayatı yaşarken,onu parçalara böldüm, kıyım kıyım ettim. Misal : yıl 20 Mart'a kadar olan hayatım, 20 Mart'tan Şenliğe kadar olan hayatım. Ezginin Günlüğü konserine kadar olan hayatım. Hollanda'ya gidişime kadar olan hayatım, Hollanda'dan döndükten sonraki hayatım. Zamanı periyodlara bölmek beni hep rahatlattı, kafayı takacak o kadar çok şey buluyorum ki bu sayede hem daha az şeyle meşgul ediyorum zavallı hücrelerimi, hem de gerçekleşmeyen umutlarımı bir sonraki hayat parçasına bırakabiliyorum.

(alakasız ama Turgut Uyar'ın bi şiiri var ya, diyor ya  ne güzel demiş onu :

"Bu karanlık iyi böyle aferin tanrıya, 
 Herkes uyuyor, iyi oluyor, 
     Hoşlanıyorum.."         
                                                       

Şimdilerde yepyeni bir hayal keşfettim kendime, bilen bilir ( bilmeyenlere de bilenler anlatsın ) ben, bulutların üstünde pamuk şekeri yiyerek yaşarım hayatımı, masalları çok severim, inanırım gerçekliklerine boyutlarını sorgulamadan ve bol bol hayal kurarım, Alexander Rybak'dan " l'm in love with a fairytale" dinlerim.

Ama bilmezdim yeryüzünde herhangi bir kara parçasının hayallerime bu kadar yakın olabileceğini, tahmin etmezdim. Kavavis'i severim felsefesini de kabul ederim

" yeni bir ülke bulamazsın başka bir şehir bulamazsın, 
   bu şehir hep arkandan gelecektir 
   ve sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın " 

derken ki gurbet acısına, memleket özlemine boyun eğerim. Ama hayaller... masallar... o kadar güzeller ki ve hala dünya üzerinde rüyaların gerçek olabileceğini işaret eden öyle yerler var ki insanın herşeyi arkada bırakıp, kendini teslim edesi geliyor masallara.
Evet şimdilerde yeni bir parça ekledim hayatıma, ( bazen karıyorum tüm parçaların hepsini  ve birbirleri ile olan bağlantıları kullanarak kendi kendime puzzle oynuyorum , hayatımın puzzle'sı hepsini anlamlı bir sıraya koyma sevdası ile ). Tüm bunlar içinde yeni bir boyut, bir nevi sihirli toz bulutu, masallar kenti sevgili, canım 


Colmar...

Kendimi evde hissetmemi sağlayacak, belki de Kayi ile sonsuza kadar orda yaşayacağımız bir kasaba... Colmar. Kayi'nin beni orda bir yerde bekliyor olacağına olan inancım kalbimi sanki uzun bir aradan sonra aşıkmışım ki pır pır ettiriyor. O kadar güzel bir huzur ki bu, reenkarnasyona inansaydım, önceki hayatımda Colmar'da çok mutlu bir hayat yaşadığımı küçük bir kitapçı-çikolatacı dükkanımın olduğunu ve ruhumun bu hayatında kendini keşfetme, asıl yaşamını keşfetme özlemiyle kavrulduğunu düşünürdüm. ( Neyseki inanmıyorum ) Bu öyle güzel bir duygu ki günün birinde ki bu gün benim --Hollanda'da olduğum zaman dilimi içerisine tekabul etmekte-- oraya gidecek olmam, o sokaklarda dolaşacak olmam, şu an herşeyi anlamlı kılıyor. 



Colmar neresi mi efenim. Colmar Fransa'nın Almanya sınırının çok yakınında İsviçre'ye bakan tarafında. ( sanki A2 yurdunu tarif ediyorum ama iyi de yapıyorum kimse bilmesin benim en çok sevdiğim yeri,  Hak eden gerçekten ilgilenen bulsun, gitsin falan filan afra tafta ... )

Küçücük bir kent ki Colmar. Benim arzu ettiğim basit hayatım için yaratılmış sanki. nüfusu, iklimi, enlem boylamı, hayvancılığı hiçbirini bilmiyorum, bilmek istemiyorum. Sanki bilirsem büyü bozulcakmış gibi. O yüzden susuyorum, Colmar konuşssun şimdi, kimbilir belki resimlerin birinde köprüde durmuş nehiri seyreden, renkli pencerelerin birinden dışarı bakan beni görürsünüz, hayal bu ya . . .  hayat bu ya . . .  ve kim bilir belki Kayi . . . Hayat Colmar'da çok güzelsin, çok güzel olacaksın, sakın bozulma tamam mı ?

Lâl

























20 Kasım 2010 Cumartesi

Kenar süsleri, deprem çantaları, ilkyardım kitleri ve gülizler

Denedim blog, valla denedim billa denedim. İnsanların hayatında yer etmeyi, bir anlam teşkil etmeyi gerçekten denedim.Uğraştım, onları mutlu etmeye. Ama olmuyor be, canım insanları mutlu edemiyorum.

Öyle acımasız bir duygu ki bu, insanların hayatında işlevsel olduğum sürece var olabileceğimi fısır fısır fısıldıyor kulaklarıma, öylesine nankör bir duygu ki bu anca onların ilgi alanlarına hitap ettiğim sürece değerli kılıyor beni. Çabaladım blog, onların beğenilerine hitap etmeye çalışırken, bir yandan da kendim olmaya  benden parçalar da göstermeyi çok denedim. Ama her seferinde gönderdiğim müzikten, okuduğum şiirden, yediğim yemekten, anlattığım anıdan, olaydan, giydiğim elbiseden daha fazla bir anlam ifade edemedim.

Öyle bir şey oldu ki en sonunda, substitution, kenar süsü, ilkyardım kiti, deprem çantası hep ismimin eş anlamlıları oldu. İnsanlar hep bana kıt kanaat yaşadıkları en zor anlarında gel dediler. Ben hiç gitmemezlik etmedim ki, hep gittim sonunda yine böyle hissedeceğimi bile bile yine gittim. Hayatlarındaki boşluğu doldurduğu sürece yaşadı Güliz halim olnlarla, Lal halimi ise hiç biri kabul edemedi. Ben Lal kesilince canım insanların hepsi aradığnı bulamamış olmanın bıkkınlığı ile çekip gitti.



Şimdi bana söyle canım blogcum. Daha ne kadar devam edeyim kenar süsü olmaya. Az önce bir konuşmada geçti : "İlkyardım çantaları zaten hiçbir zaman bir işe yaramaz hep eksik bişeyler olur "dendi. Doğru dedi. Anlatacak oldum benim de nasıl eksik bir  ilkyardım çantası olduğumu,neden eksik olduğumu yada eksik olmayıp sadece öyle görünmeyi seçtiğimi ama gücüm yetmedi, diyebildiğim sadece "doldurmazsan ilkyardım çantasının içini tabiki eksik kalır" oldu dahasına sesim çıkmadı, lal oldum, gitmeyi tercih ettim, en iyi bildiğim şeyi yaptım : gittim....Çok haklıydı, çok doğruydu, ben de o hiçbir işe yaramayan eksik ilk yardım çantası gibi hissetmiyor muyum  kendimi. Eksik olduğu için çok kolayca fırlatılıp atılan, zor zamanlarda akla gelen, normal zamanlarda ne eksiği var diye bakılması akla bile gelmeyen. Sustum blogcum, haklıydı haklılığı karşısında sustum. Dedim ya az önce de yine de seviyorum söz sanatlarını çünkü artık oynayabildiğim tek oyun bu. kendi sözcüklerimin arkasına anlamlar saklayıp, karşı taraftan gelen her yeni gelen sözcüğü ebe yapıp, saklı anlamımı bulmasını beklediğim  bir tür saklambaç benim sözcük oyunum.

Deprem çantası... bizim evde bir deprem çantası var blogcum, kilitli kapılar altında duruyo. Deprem olduğu zaman o saniseler içinde dolabı açıp,deprem çantasını ve kendini kurtarmanın imkanı yok, imkansız, yani insanoğlunun gücü henüz böyle bi ışınlanma seviyesine erişmedi. O deprem çantası durur kitli dolab altında, bi şekilde güven telkin eder evdeki insanlara. Hiçbir zaman gerçekten ihtiyaç duymayız sadece fikir olarak barındırırız. Gerçekten ihtiyaç duyduğumuzda ise erişemeyecek kadar zor bir yerde duruyordur ve biz yok oluruz o enkaz, hengebe içinde ona erişemeden. İçten içe acırım o deprem çantasına kendime acıdığım gibi. Açar dolabı annemden gizlice izlerim öylece dakikalarca. Çıkarırım eşyaları ,sonra tekrar yerleştiririm yerlerine özenle ve sanki mutlu olur deprem çantası ona göstermiş olduğum bu saçma ilgi karşısında ( eşyaya çok değer verdiğimi anla yüklediğimi söylemiştim) o mutlu olunca ben mutlu olurum sanki kendimi mutlu etmişçesine. Nasıl ki zaman zaman ilk yardım çantasının eksiklerini bulup gizlice yerine koymaya çalışıyorsam eksik kalmasınlar, ihtiyacı olanı mutlu edebilsin diye. Ben yapamadım, başaramadım bunu bari o yapsın diye.

.....

Bu Blogda Ara

Bu gadget'ta bir hata oluştu