17 Nisan 2011 Pazar

HÜMEYRA - KÖRDÜĞÜM


uzun zaman oldu değil mi yazmayalı, buraların tozunu toprağını attırmayalı. Ne mi yaptım bu kadar süre içinde şu ana kadar hiç derin bi üzüntü yaşamadım. Demiştim ya hayatımın bundan sonraki kısmına huzur adını verdim diye gerçekten de öyle oldu. Ama kabul ediyorum biraz hain çıktım, az biraz, belki herkes kadar, yazıyı "en" anlarıma ortak bildim. En kederli olduğum, en yalnız olduğum, en sıkılmış hissettiğim, en heyecanlı olduğum demem o ki hayatımın tüm "en" anlarını paylaştım kelimelerle. Şimdi niye burdasın, ne yüzle burdasın diye soracak olursan bana verecek en ufak bi cevabım bile yok. Utanmış, mahçup, kalbi kırık, kirpiklerinde yaş birikintileri taşıyan küçük bir kız nazarında sefkatine sığınmak istiyorum.

Yine oluyor. Ne güzel içimdeki karanlık soru işaretlerinden kurtuldum demiştim. Artık hiçbir düşünce beni rahatsız etmiyordu, herşeyin mantıklı bir açıklaması vardı ve her cümlenin sonu sakinlik sahiline dalgalarla birlikte vuruyor ve zerre kalıntı, kuşku bırakmadan gerisin geriye büyük ummana kavuşuyordu. Üşütmüyordu beni yüzdüğüm sular, boyumu geçen yerde yüzememe alışkanlığım düşüncelerime de vurur benim. Bastığım yeri, üzerinde durduğum zemini görebilmeliyim düşüncelerimde. Sığ ve berrak suların insanıyım. En ufak bir çalkantı da darmadağan olabilir, yarım metre suda boğulabilirim. Eğer kulaç attığım düşünceler ayaklarımın altında sakince duran kumları çekiyor ve suyu karman çorman ediyorsa gideceğim yönü şeçemem hemen oracıkta dibi boylamak olur tek hazin sonum.

Bir rüzgar esiyor şimdi beynimin içinde, yine ve yeniden. Kabul etmek düşer bundan sonra bana takıntılı olduğum konular, daha öncesinde güvensizlik yaşadığım konular dahilinde kuşkucu olmak, tedirgin ve titrek düşüncelere sahip olmak hayat tarzım olmuş benim. En fazla bu kadar kurtulabiliyorum, en fazla bu kadar koruyabiliyorum düşüncelerimi bu acıtan rüzgardan. Kanımın içine karışmış artık, bir konuya taktıysam, aklıma bi kere mimlediysem onu, saçma sapan bi hisle boğduysam düşüncelerimi artık ne sevdiğimin güvenli kolları, sıcak sözleri kurtarabilir beni ne de içindeki bu inanma isteği. Oyalarım en fazla düşünceleri belli bir süre, bir kediyi yün topla oyalar gibi, yorarım uyuturum ama er ya da geç uyanır içimdeki kendi kanımla ve enerjimle beslediğim bu canavar.

O canavar uyandı şimdilerde.. Olmadık zamanlarda, olmadık düşüncelerle yemeye başladı beyin hücrelerimi..Tüm enerjimi, neşemi, isteğimi şevkimi kırıp beni kara zindan hayallere esir ediyor. Komplalar kurduruyor kendince, çok da mantıklı sebep sonuç ilişkileri yaptırıyor şerefsiz. Hemen inanıp gemileri yakabiliyorum. Öyle şeyler fısıldıyor ki kulağıma, öyle vaatlerde bulunuyorki eğer kimseye bahsedersem, anlattığım kişileri de yakmakla, hayatı onlara da zindan etmekle tehdit ediyor beni, en sevdiğimi katıyor işin içine, sesimi çıkaramıyorum.

Ki ben insanlar için bu kadar değersizleşirken, bu kadar kolay gözden çıkarılırken, iyi niyetim bu kadar yanlış anlaşılırken daha da canımı yakıyor şerefsiz. O kadar uzağım ki herkese yerim uzakları aşıyor...

29 Ocak 2011 Cumartesi

Resim

Tek bir resim... baka baka bitiremediğim...

Öyle bir resim ki, üzerimdeki etkisi eve dönmek gibi..

Öyle bir resim ki, koştur koştur geçen günlerim içinde başımı otobüs camına dayadığımda elime alıp tekrar tekrar bakma isteiği uyandıran.

Öyle bir resim ki, bilgisayarı her açtığımda ilk olarak ona gülümsediğim ve ara sıra açıp bakmazsam kendimi eksik hissettiğim bir resim.

Tek bir resim ya..

Bir masa birkaç tablo ve iki kişi...

Öyle bir resim ki üzerine nice hikayeler yazılabilecek olan ama en çok yakışanı derin bir sessizlik olan. Sessizliğin en güzel ve en mutlu hali, sessizliğin en sakin ama bir yandan da en heyecanlı hali, sessizliğin en tutuk hali ama bir yandan da sessizliğin en konuşkan hali. Sessizliğin en tedirgin hali, en çok güvene ihtiyaç duyan, en tereddütlü ama bir yandan da en emin hali.

Öyle bir resim ki, gözlerimi kapadığım ve hayal etmeye çalıştığım her anda, gözlerimin arkasında sakladığım karanlıklarlar içinde birden beliren en ufak ayrıntısına kadar hatırlayabildiğim tek resim.

Giderken yanımda götürdüğüm tek bir resim, baş ucuma koyacağım, kitap ayracı olarak kullanacağım ve 134 gün boyunca yaşadığım en güzel anıları, en kötü anları anlatacağım ışıltılarını görebileceğim tek bir resim.

Resim iyi varsın, senden destek alıp, sana birikip, seni düşünüp, seni yaşayacağım ve sana anlatacağım Lal'in tüm Hollanda hallerini. Hadi şimdi eşyalarımızı toplayalım, kıyafetlerin arasına koyalım hüzünlerimizi ve gözlerimizin içine yerleştirelim bir gün gelip tekrar beraber fotoğraf çektirebilme umudunu...

hayatımın bundan sonraki kısmına huzur adını verdim.

Geçen seneden beri okumak arzusu ile yanıp tutuştuğum iki kitap var. Birincisi Fernando Pessoa'nın yazdığı "Huzursuzluğun Kitabı", diğeri ise Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Huzur" adlı romanı.

İkisini de okumak henüz kısmet olmadı. Huzur'u yaklaşık 6 ay önce aldım. Belli aralıklarla kitap kapağını okşayıp, sayfalarını koklayıp, rasgele bir sayfa çevirir, rasgele bir cümle okurum da bir türlü başlayamam. Ben kitapları o anda olamadığm şeyi kitap sayfaları arasında görüp, o şekilde olmaya, -gibi davranmaya çalışan biri değilim. Gündelik hayatta hayaller eşliğinde, mistisizm buğusu altında, ruhani boyutlarda, sürreal ve soyut manalarda yaşadığım doğrudur. Ama konu kitap olunca tutumun birden değişir. Okuduğum kitabın o an içinde bulunduğum ruh halini daha da körüklemesini isterim. Eğer o sıralar hayatın bir yerlerine asılmada, sıkı sıkı sarılmada bir sorunum varsa, gider "Tutunamayanları" okurum, Mavie Binchy yerine, ya da çok çok mutlu isem "Küçük Prens" okurum, insanlıktan çıktığımı düşünüyorsam Hakan Günday'dan" Kayra ve Kinyas" okurum. Ne isem onu okurum ve daha da sivrileştiririm yaşadığım duyguyu. Huzur romanına uzun bir süre başlayamamamın sebebi budur tahlilimce; kendimi hiçbir zaman o kadar huzurlu hissedememem.

Huzursuzluğun Kitabı'na gelince hikayem aynı konu çerçevesinde kalmakla beraber bir iki detayla Huzur Romanı'ndan farklılaşır. Huzursuzluğun Romanı'nı almaya hiçbir zaman cesaret edemedim. Kendimi dipsiz kuyular içine atmıştım zaten ama eğer alır da okumaya başlarsam bu romanı, kendi kazdığım kuyuya düşmüş olmakla kalmayacak, üzerine bir de kendi kazdığım kuyunun üzerini  kendi kendim toprakla örtmüş olacaktım. Alamadım. Cesaret ettiğim zamanlarda ise ne hikmetse, kitabın kalmadığı cevabı ile karşılaşarak içten içe rahatladım.

Şimdi ise teorimin çöküş aşamasındayım. "Huzursuzluğn kitabı"nı aldım. Mephisto'dan ( aldığım yerin ismi neyi ima ediyor acaba). Aldığım zaman diliminin normalde çok doğru olması gerekirdi. Hollanda'ya gidiyordum ve muhtemelen yaşayacağım güzelliklerin yanında deli divane huzursuzluk buhranlarına, endişelere, tereddütlere, kuruntulara, özlemlere. herşeye ama herşeye gebe olan dipsiz bir kuyu daha açacaktım kendime ve Huzursuzluğun Kitabı da bu süreç içinde en büyük destekçim, en yakın arkadaşım olacaktı. ( bknz: kitap en yakın arkadaştır ). En huzursuz, en mutsuz olduğum anlarında birinde elimde kalemim altını çize çize okuyacaktım baş ucu kitabımı. Ama hayatımın bundan sonraki kısmına "huzur" adını vermeye karar verdim elimde "Huzursuzluğun Kitabı" ile. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın bahsettiği fikri huzur'a henüz eremediğim için kendisini hala ertelemekle beraber. Huzursuzluğun kitabını derin bir iç huzuru ile okumaya başladım.

Belliydi böyle olacağı, kitabı aldığım gün, hava bir başka kokuyordu, telaşlı ve huzurlu bir kış havası vardı dışarıda. Masada kahvem kitabın ilk sayfasını açtım ve okumaya çalıştım karnımda uçşan kelebeklere rağmen. Okumaya çalıştım inatla buhranlı cümleleri ama hissettiğim tek şey sevinçli ve boğaz kurutan heyecandan başka bişey değildi. Anlayamadım yazarın ne demek istediğini ve neden kitaba gönderilmemiş bir mektup ile başladığını.Saçma bile bulmuş olabilirim. Gönderilmemiş mektuptaki burukluk ( gönderilmiş de olabilir, düşün onu bile anlayamamışım ) bendeki deli coşkun heyecana ve mutluluğa yenildi, kitabın kapağını kapattım.

İkinci denemem aynı günün akşamı gerçekleşti, yüzümdeki aptal gülümseme ile hafif bir müzik eşliğinde aldım kitabı tekrar elime ve okumaya, hissetmeye çalıştım inatla. Kontrol dışı kaldı ellerim, kontrol dışı kaldı biraz yanmış çok da eskimiş kalemim. Huzursuzluğun Kitabı'nın ilk sayfasına huzurla ilgili tümceler yazarken, çiçekler böcekler çizerken buldum kendimi. Huzursuzluğun Kitabı' nın ilk sayfasına o gün sahip olduğum huzurun tarifini yapıyordum Fernando Pessoa'ya inat, nispet yaparcasına. Utandım, başımı önüme eğip kitabın arka sayfalarını çevirdim. Huzursuzluğun kitabının son sayfasına da huzurun resmini yapmaya çalıştım. Hatta dedim eğer güzel olursa belki bunu bloguma koyarım da insanlar ikinci kere görür huzurun mutluluğun resmini Abidin Dino'dan sonra..

Şimdi nasıl ilerleyeceğim huzursuzluğun kitabında bilemiyorum. İlk sayfasında güzel ve süslü yazı stili ile  yazılmış huzur tanımları, son sayfada huzurun resmi arada kalan bilmem kaç yüz küsür sayfada okunmayı bekleyen davetkar huzursuzluk cümleleri, Hollanda'daki yatağım ve baş ucu lambam. Her teori doğru olmak zorunda değil ya, yapacağım şeyin ne olduğunu biliyorum artık. İçimde biraz korku, az biraz şüphe ama çokça mutluluk ile barındırdığım bu huzur ile "Huzursuzluğun Kitabı"nı okumaya çalışıp, yazarın aslında ne kadar da yanıldığın söylemek için kullanacağım en eskı ve en sevgılı kalemimi. içimdeki huzur beni benden koruyacak ben satırlar arasında gezinirken. Mephisto'nun bana önerdiği kitap ayracını yırtıp attım. Huzur'un resmini kullanacağım kitap ayracı olarak ve cümleler arasında boğulduğum her anda, uzun uzun bakıp güç alacağım resimdeki gülümseten anıdan. Kimbilir belki de kitap bittiğinde, son sayfasını yırtıp Huzursuzluğun Kitabı'nın bitiş sayfasını sahip olduğum bu tek resim yaparım. İşte o zaman, işte o zaman daha da yaşanası olur içimde barındırdığım bu tarifi imkansız huzur.

İyi geceler huzur....

( ps: merak edin durun huzur'un resmini, öyle hemen gösterecek değilim)

21 Ocak 2011 Cuma

!

Oysaki insanların hayatında bir sorumluluktan ziyade, tutarlı bir heves, içten gelen bir istek olmayı isterdim.
Yazık !

20 Ocak 2011 Perşembe

dediki

Dedi ki ; minimum üzülmen için, verdiğin değeri geri alman gerekiyo. Kabul etmekten başka ne çare vardı ki. Kabul ettim, herşeyi sıfırladım, yaktım, yıktım,geri aldım. Duygusuz,hiç'siz, ıpıssız, yalınayak kaldım, üşüdüm.

19 Ocak 2011 Çarşamba

bişeyler var ama ne ?

Niye içim acıyor ?

Yolunda gitmeyen bişeyler var, bişeyler dönüyor benim dışımda,  hissediyorum ama kelimelere dökemiyorum. Kelimelere döksem herşey meşruluk kazanacak ve bitecekmiş gibi  küçük bir oyun da olsa.
Bir konuşsam herşeyi bilebilecekmiş gibi, anladığım herşeyi dile getirebilecekmiş gibi, yalvaracakmışım gibi: " lütfen bana yalan söylemeyin, kendi kendime zaten yalan söyleyebiliyorum bir de sizin yalanlarınıza ihtiyacım yok"

Bir konuşabilsem çok şey söyleyeceğim ama konuşamıyorum.
Uyuyorum sadece uyuyorum, kendimi en güvende hissettiğim yer olduğu için. Herşeyden emin olduğum tek yer orası olduğu için.

Ne dinliyorum : Toygar Işıklı- Göçebe

Gönlüm göçebe
Göçebe Ayaklarım ona uyar
Çok sevmekten korkarımToygar Işıklı - Gönlüm Göçebe canım yanar
Bedenime saplanan hançeri çekip çıkarır gibiToygar Işıklı - Gönlüm Göçebe sıyrıldım korkularımdan
Onu ölüm gibi düşman sardım

Yalınayak dikenlereToygar Işıklı - Gönlüm Göçebetaşlara basa basa yürüdüm
Bu yükü sırtımdan attım
Aşkın gürültüsüyle sağır oldum
Yoruldum…

Gitmek ya da kalmak işte bütün mesele bu.

Ben gitmek istemedim, istemezdim. Ama bazen alınan bir kararın arkasında durmak ve  sonucunda ne oluyor ne bitiyor görmek lazımmış, bazen gidebilecek kadar cesur olmak gerekiyormuş ağlasan, sızlasan da.

Ben isterdim ki kurulu bir düzenim olsun, ben isterdim ki hayatımda hiç endişe kaygı olmasın. Gece yattığımda acaba yarın beni ne bekliyor diye düşünmeyeyim, huzurla kapatayım gözlerimi yarınlar için. Ben isterdim ki "güven" bir beden olsun, sarsın uyutsun beni kollarında. Ne isterdim ben biliyor musun ? Acaba'larla yaşamayayım. En ufak bir sarsıntıda kalp çarpıntısından ölmeyeyim. Görünürde bişeyim yok, sadece biraz kansızım öyle diyorlar, susuyorum ve her üzüntü eşiğinde, her heyecan trafiğinde, mutluluk gözyaşında giderek daha hızlı yaşlandığımı hissediyorum. Kalbim daha hızlı çarpıyor ve giderek daha hızlı kavuşuyorum sonsuzluk saniyelerine. Ben isterdim ki hayatta tutunacak, yaslanacak bir dalım, sadece bir dalım olsun. Gördüğüm her güzel şeyi, üzüldüğüm her dandik şeyi, özlediğim her silik anıyı, Kayi'yi, dünümü bugünümü, yarınımı paylaşayım. Kafam bozulduğunda atlayıp arabaya gidebileceğim, yanında ağlayabileceğim bir'im olsun.

Ben gitmek istemezdim. Ben isterdim ki giderek daha da artan bu muğlaklık günlerim içinde kaybolmayayım sisler arasında. Hayatımda belirsizlikler olmasın isterdim. Yaşayacağım en en en belirsiz şeyin milli piyangoda son iki basamağı tutturup tutturamamazlılık olsun. Ya da hadi biraz daha polyanna olayım. Ben isterdim ki hayatta belirli olan, gözüm kapalı güvenebileceğim sadece bir şeyim olsun ve o birşey için herşeyi gözüm kapalı feda edebileyim, hayatı bölüşeyim. Öyle bir yerindeyim ki hayatın hayaller yetmez oldu. Etrafımdaki herşey o kadar gerçekki artık dayanamaz oldum.

Gitmek mi zor kalmak mi bilemiyorum. Ne demiş Can Yücel usta


Şimdi böğrümde uzanmış çırılçıplak bir boz ayı
gitmek mi zor kalmak mı bilemedim sevgilim
kinder sürprizimden tırt oyuncak çıktı yine
onu bunu bilmem bağlanmayacaksın hacı!!

-Can Yücel-

Gidiyorum ben de şimdi, arkamda etrafımda bir çok şey bırakarak, gidiyorum şimdi bir daha hiçbirşeyin eskisi gibi olmayacağını bilerek ve yalnızlığımın kekremsi tadı ile günlerimi bir kez daha yıkayacak olarak. Yalnızlığımı test etmeye gidiyorum, Bembeyaz giyinmişim meğersem, bir daha hiç geri dönmeyecekmiş gibi. Arkama dönüp bakıyorum, herkes kendi hayatının düzenini kurmuş bile. İnsanların hayatlarındaki rolümü tamamlayıp kendi hayatımdaki rolümü bulmak için gidiyorum. Hayatımdaki belirsizlikleri içi boşalmış ve büzülmüş konserveler gibi düğün arabamın arkasından sallandırıp, takur tukur sesleri eşliğinde peşimden sürüyerek gidiyorum. İçi boş, birbirine bağlı ve aynı ritme sahip bir sürü konserve kutusuna şerefe diyorum elindeki herşeyi, yalnızlığını bile bilmem ne diyarlarında kaybedecek biri nazarında.

Şerefe dostlar, bu gece yalnız kalacağım günler şerefine, an be an unutuluşumun şerefine içiyorum.

ne dinliyorum: Bu durumda ne dinleyebilirim ki : Cem Adrian - Bana ne yaptın
Bugün günlerden hiç 
benim adım yok 
kanatlanıyor içimden binlerce siyah kelebek 
savruluyor rüzgarda yaprak gibi 
kalbim 
uzaklarda bi yerde 
kalbim kayıp 
sessiz 
yorgun 
ağır 
gözkapaklarım kapanıyor yine 
yinekaranlığa dokunabiliyor sanki ellerim 
yıkık 
dökük 
bu şehrin duvarları birer birer üstüme yıkılıyor yine 
sadece sesler duyuyorum 
yine ayak sesleri uzaklardan 
kuş sürüleri terk ederken bu şehri 
ardında yoksul ve kimsesiz çocuk gibi bırakıyor yine 
susuyorum 
yine sessizlik keskin 
ve sonbahar sinsice yaklaşarak peşimde köpek gibi bir yalnızlığı üstüme sürüklüyor yine 
bekliyorum yine beklemek keskin 
sözler hep yalan 
yeminleri unut 
bir veda bir sebepsiz tokat gibi çarpıyor yine 
buradan gitmem gerek 
yüzüme 
şarkılar yalan 
duyduklarını unut 
bir hikaye rüzgarın ellerinde savruluyor yine 
her şeyi unutmam gerek 
yine 
kestim 
akıttım 
damarlarımdaki kanımda akan o kirli siyah yalanları 
acımıyor bileklerim olmadı 
acımıyor hiç 
sildim 
çıkardım yüzümden kazıdım yüzüme çizdiğin o siyah derin yazgıları 
acımıyor ellerim avuçlarım 
olmadı 
acıtmıyor hiçbir şey 
kustum 
tükürdüm 
içimde senden kalan o keskin o acıtan hatıraları 
acımıyor tenim acımıyor 
olmadı dokunduğun yerler 
söktün defalarca diktim 
o küçük ellerinle açtığın ve sızlayan bütün yaralarımı 
acımıyor artık kalbim 
olmadı 
kalbim 
bana ne yaptın 
ne yaptın 
ne yaptın 
ne yaptın çocuk 
sadece sessizce durdum ve öylece izledim bir meleğin ellerindeki ellerimin izlerini 
niye yaptın 
niye yaptın 
niye yaptın ah çocuk 
sadece sessizce durdum ve öylece izledim bir meleğin ellerindeki kaderimin sökülüşünü 
bana ne yaptın 
ne yaptın 
ne yaptın 
ne yaptın çocuk 
sadece sessizce durup öylece izlemek istedim bir meleğin ellerindeki kalbimi. 
Niye yaptın 
niye yaptın 
niye yaptın ah çocuk 
sadece öylece durup sessizce izlemeyi istedim 
sadece bir meleği sevmeyi 
göremiyorum 
duyamıyorum 
artık dokunamıyorum çocuk 
hep bir şey eksik gibi 
ve hep bir şey yarım 
ve hep bir şey yok artık sanki 
anlatamıyorum 
anlatamıyorum 
artık 
ağlayamıyorum çocuk 
ne bir ışık var nede bir şarkı artık sokaklarında bu kaybetmiş şehrin 
inanmıyorum 
inanmıyorum artık 
inanamıyorum çocuk 
ne bir isim var duvarlarında ah 
ne de okunabilen bir cümle 
bilmiyorum 
bilmiyorum 
artık sevemiyorum çocuk 
sadece sessizce durdum ve öylece izledim bir meleğin ellerindeki ölümümü 
ne yağmur ne kar ne yüzüme vuran rüzgar 
canımı yakan acıtan sonbahar daha dinmedi çocuk 
öyle beyaz ve öyle seni silmedi çocuk öyle maviydiki 
alev alev yanan kirpiklerinden saçılan kıvılcımlarınla başlayan bu yangın 
daha sönmedi çocuk öyle güzeldiki ve öyle 
sönemedi çocuk öyle masum ama 
bu viran şehirde bu viran hikaye henüz bitmedi 
bitmedi bitmedi bitmedi çocuk 
öyle yanlış öyle bitemedi çocuk 
öyle yanlışki ve öyle 
bu aciz şarkılar bu aciz dualar seni geri getirmedi getirmedi getirmedi çocuk 
öyle çocuk dönmedin çocuk 
bana ne yaptın 
ne yaptın 
ne yaptın 
ne yaptın çocuk 
tüm maviler kirli şimdi ve tüm beyazlar utanç içinde ve sadece uyumak
niye yaptın niye yaptın niye yaptın ah çocuk 
uyumak istiyorum

18 Ocak 2011 Salı

yılın bu zamanları

Ben yılın bu zamanları hep böyle olurum.

Bir hayale sahip olmak isterim, olamam. Siz hiç bir buluta dokunabildiniz mi hayatınızda, onu avuç içinize alıp göğsünüze bastırmak istediniz mi ? Ben istedim. Denerim her yılın bu zamanları bulutlar bu kadar uzakken yaşamlarımıza. Bulutun elinden tutup, aklıma kaçırmak isterim de yapamam sürekli ayaklarım yere basmak zorunda kalır. Ben yılın bu zamanları hep gerçekliğin acı yakısı etkisi ile karşılaşırım da umutlarımı paket yapıp gelecek bahara saklarım.

Yılın bu zamanları benim için aldanış zamanlarıdır. Duyguların en şiddetlilerini yaşarım. Kalbimde yaşarım hayatı, beynimin içinde ve sessizce. Küçük küçük öfkelenişlerim olur, minik dargınlıklar ve avuş içi mutluluklar. Ben yılın bu zamanları kendimi dışarılara atarım, amfi tiyatrodan göle inen yolu bir koşuda arşınlar, bazen ağlar çoğu zaman da müziğin ritminde kaybolur giderim. Yorulduğum zaman amfi tiyatrodaki yerime gider, oturur gelip geçen güvercinleri izlerim. Üşürüm, ellerimi bacaklarımın altına koyar ısınmaya çalışırım. Üşürüm, yanımda sarılacak kimse olmaz. Ben yılın bu zamanları hayatı mikroskobik ölçeklerde yaşıyor olmama bir kere daha söverim. Zihnim katilim olur beni ordan oraya savurduktuktan sonra darmadağan ettiği düşüncelerle başbaşa bırakır da gider. Odama giderim, konuşmayı sevmem böyle zamanlarda, susarım ve genelde sorulan sorulara cevap vermem. Yatağıma uzanır, bacaklarımı karnıma doğru toplar, büzülür yastığı karnıma daha da çok daha da çok bastırır, yorganın altına gömülür karanlıklara bırakırım kendimi gözlerimi kapama gereği duymadan. Kalbimin ritmine kulak kesilir, o ritim altında uyumaya çalışırım.

Yılın böyle zamanlarında hep bişeylerin kararlarını vermem gerekir . Hayatın soğuk gerçekleri ile yüzleştikten sonraki sıcak duş etkisidir bu. Anlarım, ne kadar zor bir insan olduğumu, ne kadar ufak ayrıntılar içinde kaybolduğumu. Yanılgılarım acısını çekerim her sene bu dönemlerde. Birini kendime çok çok çok yakın hissetmişken o kişi, verdiğim tüm değeri el çantasına sıkıştırıp kendini rüzgarlara bırakırıverir. İnsanlar bana kalmak için gelmez, gitmek için gelir, kalan yine ben olurum bana yıkıntılar arasında.

Ne diyeyim ki daha,ben yılın bu zamanları hep gideirm ama böyle kalarak ve eksilerek değil. Böylesine bir gidişi daha önce hiç yaşamamıştım. Öyle bir gidiş ki bu, öyle bir üzülüş ki avuçlarım kanıyor...

17 Ocak 2011 Pazartesi

m+60/iklZ/t1bkrAyuVYrvomiTohb+K

Gözlerinde ne var biliyor musun, yaşadığın kötü hatıralarından kalan bir yorgunluk var. Öyle bir yorgunluk ki, gözkapaklarını ağırlaştırıp gözbebeklerinin üzerine sere serpe serdiren koyvermişlik gibi. gözkapakların hayatın en olgun yanlarını taşıyan koca bir adam. Gözlerin hayata karşı sergilediğin duruşun, kendini hazırlamışlığın, şu ana kadar kabul ettiğin tüm doğruların "acı gerçekliğini" taşıyan birer yorgun savaşçı sanki ...

Gözlerinde ne var biliyor musun, bir de ayın deniz suyuna vuran tuzlu haleleri var, Gözkapaklarındaki yorgun mülteci yalnızlık bile saklayamıyor ışıltısını. Gözbebeklerinin içinde sakladığın koskoca bir çocukluk hali var kendini teslim etmeye çalışan hayatın akışına. Gözlerinde ne var biliyor musun, gözlerinde " bir ışık " var. Öyle bir ışık ki yalnızca ben bilebilirim.

Gözlerinde ne var biliyor musun, insanlarda eksilttiğim ve tükettiğim bakışlar var, gözlerinde eksik kalan ve bir türlü dolduramadığım kanayan anlarım var. 

Gözlerinde aynaya bakıp da göremediğin yanların var. Hepsi gülümsüyorlar sana sen bilmesen de. Kimbilir belki de benim görevim, senin göremediğin ama benim gördüğüm bu yanlarını sana anlatmanın bir şekilde bir yolunu bulmak senin hayatında. 

Hiç o kadar yakından bakmadım gözlerine, baksaydım eğer kendimi görecektim. Belki de sana seni anlatmanın en güzel yolu idi senin gözlerinde kendim ile karşılaşmak, kendim ile savaşmak. Kendimi yendikten sonra sana seni anlatmak.Uzaktan da olsa gözlerinde ne gördüm biliyor musun, hayatla sınavımı gördüm. Kendime bakmaktan korktuğum her anda, sana neler gördüğümü anlatabilmek için kendi kozam içimden çıkmam gerektiğini gördüm. 

Tatlı bir bahar esintisi var gözlerinde, gördüm gözlerini ya çok hızlı kırpıştırıyorsun ya da batan akşam güneşi gibi ağır ağır. Konuşurken bişeyler anlatırken bana bakmıyorsun genelde. Severim senin hayata hızlı hızlı dokunan bakışlarını böyle zamanlarda, mikroskobik ölçeklerde yaklaşırım hayatına ve gözbebeklerinin içindeki hareketli telaşı görür, suda çırpınan minik bir balıklarmışçasına yakalamaya çalışırım. Bir an olur sonraki tüm anları dondurursun gözkapaklarının altında, hayat ağır çekime alınmışçasına dondurursun bakışlarını. Zamanın göreceliği kavramına olan inancım olursun,

Konuşamam  "nasılsın" derim sadece ince bir sesle, korku eşiğimden sonra karşılaştığım Lal halim olursun, başımı önüme eğerim, susarım . . . 

9 Ocak 2011 Pazar

2 Ocak 2011 Pazar

Deli

Ne işim var, neden geldim ki okula.
Oysa deniz kenarında bir kayanın üstüne oturmuş dalgaların ve martıların çığlıklarını dinliyor olmalıydım şimdi

Soruyorum kendime ? En son ne zaman kendin için birşey yaptın, en son ne zaman kendini mutlu ettin. Sıra kendine geldi mi hiç.

Burda olmamalıyım, buraya ait değilim, aslında hiçbir yere ait değilim.Kimsem yok, kimseye ait değilim. Öylesine yaşayıp gidiyorum işte. Kalıptan kalıba şekilden şekile giriyorum herkes için. Herkesi memnun edicek bir Güliz karakteri yaratıyorum da bir kendime yetemiyorum.
Kimse sormuyor bana ne istersin, nasıl olmasını istersin diye. Ordan oraya gerilen bir çamaşır ipinden ne farkım var ki. Sormasın da kimse "gerçekten nasıl olduğumu ve nasıl hissettiğimi" inanırım yoksa, beni önemsediğine, bana değer verdiğine.

Kaçmak fikri hiç bu kadar cazip görünmemişti gözüme. Neresi olduğu önemli değil. Önemli olan kalbimin ve beynimin içindekileri bir çekmeceye kitleyip bir deli gibi kendini ordan oraya atmak. Literatürde bunun adına aklını kaçırmak diyorlar heralde. Aklımı kaçırmak istiyorum. Otobüsle taksime giderken karşıdan kaçmaya geçmeye çalışan bir deli ile göz göze geldim. Kızgın kızgın ve kırgın kırgın bakıyordu etrafına. Kadıköydeki otobüs durağında barınan deliye kahvaltı ısmarladığım gün geldi aklıma, ne kadar mutlu ve umutlu hissetmiştim kendimi . O zamanlar umutlarım ceplerime sığmaz yüreğimden taşar insanlara yansırdı. Ne kaldı şimdi elimde 5 ay geçti ve tükettim tüm umutlarımı, ziyan ettim , harcadım paraladım. Hiçbir zaman ve asla demiştim ama olmadı yine yapamadım hayatımı yine kendi ellerimle mahvettim. Otobüs ağır ağır selamlarken kızgın ve kırgın deliyi kendimi ondan çok da farksız hissetmedim hatta o biraz daha bile şanslı kaldı nazarımda. Aklını yitirmişti ve gailesi o gün hayatta kalabilmekti, başka hiçbir şey düşünmüyor başka hiçbirşey hissetmiyor, insanlara zerre miskal değer vermiyordu. Onun yerinde olmak isterdim dedim, başımı artık taşıyamaz oldum, hafif bir açıyla başımı cama yasladım. Sorsam ne derdi vardı acaba ? Neler anlatırdı bana, belki de sadece saldırırdı, olsun; muhtemelen tepkisiz kalırdım. Ya bana sorsaydı neyin var diye, ne anlatırdım o deliye. İlk önce kapkara yüzünden bıyığı sakalı birbirine karışmış kapkara yüzünden gözlerini bulmaya çalışırdım. Eğer bulursam gözlerini belki ağlamaya başlardım. Muhtemelen gittikçe artan bir krizle, kimi zaman katıl katıla gülerek, kimi zaman ise hıçkıra hıçkıra ağlayarak. Belki gözümün önüne gelen bir tutam şaçı kulağımın arkasına atar. " Ağlama ama artık" derdi. Belki o da ağlamaya başlardı ve biz dünyanın dibine vurur, katliamlar yapar, insanlar öldürürür, insanlar yaratır ve tüm dünyaya meydan okurduk o bir kaç dakika içinde. "Deli" derdim... " Bildiğin gibi değil, çok yorgunum..."

Şu an burda olmamalıyım. Ya bir deniz kenarında dalgaların ve martıların çığlıklarını sesime katıp hıçkıra hıçkıra üşüye üşüye deli divane oturmalıyım ya da o delinin yanında olup anlayış ve şevkat bekleyebileceğim son kisi olarak karşısında hıçkıra hıçkıra ağlamalıyım.

Odada kimse yok, duyulan tek ses masa lambasının çalışırken çıkardığı ses, ne kadar da ahenkli.

toparlanmalıyım, birazdan insanlar gelir, akan makyajımı tazelemeli ve ölmeden önce aynada son kez prova yaptığım iğreti gülümsememi yüzüme takınmalı, normal insan taklidi yapmalıyım.

He bu arada benden korkmayın, ben deli değilim ....

the way running out of life

Düşüyorum..

Belki de çok önce düştüm de tüm bu yaşadıklarım gördüklerim suya çarpmanın acıtan etkisi ile beynimin kendi kendisini teselli etmede ürettiği bir kaç basit illüzyon. Birazdan hayallerim tükenir, ben tükenirim ve soğuk suyun etkisini tüm vücudumda, burnumun içine, kulaklarımın içinde, gözbebeklerimin içinde her yanımda hissederim. Yılın bu zamanları soğuk olur değil mi hava. Peki ya suyun dibi ? Orası da soğuk mudur ?

Düşünüyorum...


Hiçlik'e kavuşmadan önce beynim ne kadar da tamahkar yalanlar söylüyor bana. Hani derler ya hayatın film şeridi gibi geçer gözlerinin önünden. Koca bir yalan. O ana kadar yaşadıkların değil gözlerinin önünden geçen, gözünden geçenler artık sen içinde olmadan akıp giden o  hayatın, yolcusuna gösterdiği bir vefa örneği olarak sana zamanında sunamadığı güzelliklerden oluşan avuç içi kadar mutluluk.( İnsanlar bilirim surf o anları görebilmek için hayattan düşmeyi, uçurumdan yuvarlanmayı göze alabilcek olan.) O an gözlerinin önünden geçen hayatın sana son hediyesi. Olmasını istediğin ama olduramadığın tüm güzelliklerden oluşan alternatif bir paralel evren. Duydun mu paralel evrenler hakkında hiçbirşey ? Olası tüm sonuçlardan oluşan arka arkaya sıralanmış düzinelerce aynadan oluşan bir yanılsama silsilesi. Köşe başını dönseydin göreceğin sincapın olduğu bir paralel evren, sağ köşeden dönseydim bakkaldan aldığın çikolatanın kabuğunu yere atıp çevreyi daha da kirletip tabiat ananın kalbini kırdığın yer başka bir paralel evren ve beklemekyen yorulmayıp kendini soğuk sulara atmadığın ve belki de telefonun diğer bir ucunda seni aramaya hazırlanan Kayi'nin varlığına inandığın paralel evren apayrı bir yer.  Düşme ve takiben arkasından gelen düşünme anında hayatın sana yaptığı tek güzellik bu paralel evrenlerde sahip olabileceğin güzelleri gözlerinin önüne usulca bırakmak ve gerçekten o anları yaşamışsın gibi aldanmanı sağlamak.


Ne dinliyorum :  Peter Frampton- Baby I Love Your Way


Üşüyorum....

Birazdan su soğumaya başlar. İlk önce kan akışım yavaşlar, damarlarıma pompalanan temiz kan buz tutmuş soğuk su ile karışır, kalbim ilk önce bir titret, üşür, sonra soğuğun getirdiği mayışıklığa kendini teslim eder ve belki ilk defa huzurlu ve mutlu gözlerini kapar. Üşüyorum, hiç olmadığım kadar, bir insan düşünün şöminenin başında battaniyesine sarılmış mutlumsu mutlumsu uyuyor, neden sonra kendini birden çırılçıplak dışarda kar ayazının, kar fırtınasının tam da ortasında buluyor. Üşümenin en adil olmayanı, en can acıtanı sıcağa alışmış bir insanın yalın ayak soğukla başetmeye çalışıyor olması. Şu an üşüdüğüme göre belli ki hala dibe batmadım, çünkü fizik kurallarında kimya formüllerinde öğrettiler, su tabakasının üstü buz tutsa da derinlere inildikçe su sıcaklığı kademeli olarak artar balıkların ve diğer canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri için. Su yüzeyine yakın yerlerde hayat olmaz böyle zamanlarda hayat derinlerde, en derinlerde sadece balıkların ve yengeçlerin gidebildiği yerdedir. Hala üşüyorsam demekki hala yüzeye yakın bir yerlerdeyim. Demek ki hala dibi boylamadım. Oysaki ben dibi boylamak için attım kendimi bu serin sulara, suyun altındaki yaşama tekrar kavuşmak için, inançla sarıldığım ölümden sonraki yaşama  kavuşmak için attım kendimi serin sulara.

Düşmüş ....

Belki de yaşadığım bu toplu intihar girişimi ayakta gördüğüm bir gündüz düşünden başkası değil. Belki de Boğaz Köprüsü 'nden geçerken gözlerimi daldırıp kurduğun bir hayalden ötesi değil. Belki de şu an hala yataktayım ve dışarda deli bir yağmur başladı da yağmur sesinde her zaman huzur duyan ben bu sefer böyle bir rüya yarattım kendime o köşe bucak aradığım huzuru bulabilmek için. Her ney ne ise, düşlerin en güzeli değil mi bu. Big Fish'i izlediniz mi. Orda hayatını hayaller üzerine, rüyalar, masallar üzerine kuran bir adam vardı da en sonunda masalin ta kendisi oluyordu. Ben ordaki adam olmak istemiştim sadece. Ordaki adam suda hayat buluyordu, yaşam enerjisini sudan alıyordu ve en son onu onca yıl ayakta tutan hayallerinin gücü ile  hayallerini gerçekleştirmek için suya teslim ediyordu umarsızca ve mutluca bedenini. Ben ordaki adam gibi yaşadım hayatımı. Öyle bir noktadaydım ki bir adım daha atsam insanlıktan çıkacaktım. Öyle tehlikeli sularda yüzüyordum ki bir elimde hayallermi diğer elimde de gerçekleri tutuyordum. Dengede durmak zorundaydım herşeyi. Bir adım atsam sanki tüm dengeyi bozacak, hayallerimi ve madden sahipe  olduğum tek şey olan gerçekleri yerlere dökecek ve sonra acımadan hepsinin üzerinden ezerek geçecektim. Yapamadım çünkü ne hayallerimi yok edebilecek kadar cürretkar ne sadece gerçeklerle yaşayabilecek güçlü ne de ikisi göz ardı edebilecek kadar gözü dönmüştüm.

Düş . . .

Çarpmanın etkisi ile anılarım sarsıldı. Hepsi birbirine karıştı, dün bugün ve gelecek. Beynim zonkluyor, farkediyorum o kadar üşümeye rağmen hala sıcak kalan bişeyler kalmış içimde ki şu an çatlaklarımdan sızan sıcaklığı ve mayıştırıcı tatlı hissi duyumsayabiliyorum. Birazdan herkes gelir tüm sevdiklerim, tüm sevmediklerim. Şu an gülümsüyor olmalıyım, gülümsemesem bile narin bi tebessüm iliştirmiş olmalıyım dudaklarımın kenarına. düşmeye başlamadan önce aynaya son kez baktığımda kondurmuştum bu ifadeyi yüzüme, bakkala çikolata almaya gider gibi çıktım hayattan, öyle gülümseyerek. O yüzden ufak bir tebessüm dahi olsa mutlaka beni gülümser bulmalı canım insanlar. Herkes sustu şimdi, müzik de sustu. Artık zamanı geldi sanırım, arkamda su izleri bırakarak hayattan çıkmanın hem de kimsenin görmediği bilmediği en elhem durumlarda sigara içmek ve sevgili ile telefonda konuşmak için kullanılan daracık yangın merdiveni çıkışından.


Düş...

Mü ?

Before Sunrise'dan bir alıntı



......
When you talked earlier about after a few years how a couple would begin to hate each other by anticipating their reactions or getting tired of their mannerisms-I think it would be the opposite for me. I think I can really fall in love when I know everything about someone-the way he's going to part his hair, which shirt he's going to wear that day, knowing the exact story he'd tell in a given situation. I'm sure that's when I know I'm really in love. 
......

< Before Sunrise>

1 Ocak 2011 Cumartesi

Bişiler . . . Bişiler . . . Bişiler . . . (1)

Burası enteresan bi yer olmaya başladı ...

Blog yazma a













Buraya bişeyler yazış amacım kendi içine kapanmamak, insanlara söyleyemediğim şeyleri buradan anlatmaktı. Velhasıl kendi içime kapanmakla, düşüncelerimi "iki yüzlü biri" gibi insanlardan sakınmakla, herşeyi anlatmayıp, bilmelerinde bir sakınca görmediğim kısımla onları baş başa bırakmakla, Lal olmakla aslında ne kadar doğru birşey yaptığımın farkına vardım. 

Belki herşey yanlıştı.. Burayı açmak ve içimden geçen her duyguyu burda anlatma sözü vermek koca bir yalandan ibaretti. Koca bir fiyasko, dahası değil. 

Kimseyi haklı görmüyorum, kendimi de haklı görmediğim gibi. Kimsenin safhında değilim, kendim de başlı başına bir safh olmadığım gibi. Hayatımın bundan sonraki kısmına "Lal" adını verdim.. Sevgili blogcum sen beni affet. Artık küçük beynimden ve çocuk kalbimden geçen hiçbir şeyi bilmek zorunda değilsin. Anlatmak zorunda değilim. Çünkü ucu insana değen herşey birer zehirli şırınga aslında bilmeden kendi kendine sapladığın ve her cümlenle kendini zehirlediğin. Sen sen ol, kimseye güvenme, hayatında bir zayıflık gösterip sakın ama sakın düşüncelerini birilerine anlatma, duyguların yokmuş gibi davran. Ne hissettiğini dağlara taşlara, ağaçlara, kedilere anlat. Unutup gitsinler, unutulup gidesin. 

Bir de benden ufak bir tavsiye insanları sakın ama sakın bu kadar derinden gözlemleme. Bakma gözlerine, anlamaya çalışma. yokmuşlar gibi davran. Zira gözlemledğin şeyler seni derin hayal kırıklıklarına uğratabilir.

Şimdi gidiyorum bir süreliğine, anlatmak isteyip de anlatamadığım herşey için bir blog giricem " bişiler... bişiler...bişiler..." şeklinde. Sonra girdiğim bu blogların sayısındaki artışa bakarak artık buralarda barınmanın aslında ne kadar anlamsız birşey olduğunu tahlilleyeceğim. O zaman gelene kadar kendime iyi bak. 

Yazarın ilk adımı " Bişiler . . . Bişiler . . . Bişiler . . . "

                                                                                             Lâl

p.s : Bu arada ne dinliyorum kısımları devam edecek tabiki
mesela mesela ne dinliyorum : Show must go on - Queen

Empty spaces - what are we living for?
Abandoned places - I guess we know the score..
On and on!
Does anybody know what we are looking for?

Another hero - another mindless crime.
Behind the curtain, in the pantomime.
Hold the line!
Does anybody want to take it anymore?
The Show must go on!
The Show must go on!Yeah!
Inside my heart is breaking,
My make-up may be flaking,
ButWhatever happens, I'll leave it all to chance.
Another heartache - another failed romance.
On and on...
Does anybody know what we are living for?
I guess i'm learning
I must be warmer now..
I'll soon be turning, round the corner now.
Outside the dawn is breaking,
But inside in the dark I'm aching to be free!

The Show must go on!
The Show must go on! Yeah,yeah!
Ooh! Inside my heart is breaking!
My make-up may be flaking...
But my smile, still, stays on!
Yeah! oh oh oh

My soul is painted like the wings of butterflies,
Fairy tales of yesterday, will grow but never die,
I can fly, my friends! my smile, still, stays on!






Bu Blogda Ara

Bu gadget'ta bir hata oluştu