29 Aralık 2010 Çarşamba

silinmek için yazılan bir yazı, aynı geçmiş gibi...

Bazı yazılar okunmak için değil, sadece yazılıp silinmek içindir. Ben de bir yazı yazdım ve sonra sildim. Sadece kendime okumak için yazmıştım. Okudum ve sildim. CTRL- A - DELETE yaptım ve sildim. İyi ki sildim, silmeseydim bana karşı yapılan haksızlıkları düşünmeye devam edecektim. Geçmiş bitmiş gitmiş anları zehir yapıp yudum yudum yudumlayacaktım uykumda. İyi ki sildim. Çünkü bazı şeylerin herkes tarafından bilinmesi gerekmez. Bazı kırgınlıkların intikamı alınmaz, bazı kırgınlıklar kendini kahkahalarda saklar. Yapılan haksızlıklar unutulur, herşey 2 sene önceye gömülür, yutulur, susulur. Kolay değil ve bir insan kolay kolay Lal olmaz. Eğer silmeseydim size belki de nasıl Lal olduğumu diyecektim, Kayi ile Lal'in yollarının ilk kesişmelerındeki dramatikliği anlatacaktım ve o zamanlar Lal'in Kayi doğmamışken, onun yerine koyduğu, sevdiği, koşulsuz güvendiği kişinin ismini o zamanlar uykularında nasıl sayıkladığını anlatacaktım. İyi ki silmişim. Bazı şeylerin bilinmesine gerek olmaz  çoğu zaman, geçmiş geçmişte kalmalıdır çoğu zaman hele ki beynini zorlayıp hiçbir anıyı tam anlamıyla hatırlayamazken , hele ki zihin olanca kıvraklığı ile eskimiş anılara aslında yaşanmamış görüntüleri dahil etmeye bu kadar heves etmişken, iyi ki sildim.

Bişeylerin bitişini, tükenişini hissediyorum damarlarımda. Rahatım, huzurluyum çünkü geriye dönüp baktığımda gördüğüm en ufak bir keşke yok. Herkes kendi sonunu kendi hazırlarmış, benim hikayemde bu sonu ben hazırlamadım. Ben sadece bir figürandım. İnsanlar istedikleri zaman girip, istedikleri zaman çıktılar. Kolay değil, bir insan kolay kolay güçlenmiyor, eğer devam etseydim bundan önceki yazıma size insanların beni nasıl güçlendirdiğinin hikayesini anlatacaktım. Ama gerek yok bilmenize. Şunu bilin yeter; artık güçlüyüm. Geçmişten o kadar bağımsızım ki, sarılabileceğim tek şey var o da : gelecek.
Sarılabileceğim tek şey Kayi,
hayallerim
....

iyi geceler burayı okuyan, hayatıma giren, hayatımı alt üst edip, bana hayal kırıklıklarının en muhteşemlerini yaşatan, beni yücelten sonra da kendi bencilliklerinin sokaklarında küçük ıslak bir köpek yavrusu gibi savunmasız bırakan herkes. Büyüdüm sayenizde.

Herşeye rağmen diyorum ki hayat çok güzel. Gelecek o kadar güzel ki ve Yasmin Levy o kadar güzel söylüyor ki şarkılarını, güneş doğsun bir an önce bu gece.

ne dinliyorum Me voy / Yasmin Levy

http://www.youtube.com/watch?v=cshqbi871Gc&feature=related

27 Aralık 2010 Pazartesi

Edith Piaf - Milord




Sayın Lordum
Haydi,gelin Sayın Lordum !
Masama oturun
Dışarda hava o kadar soğuk ki
Burası rahat
Ne yaparlarsa karışmayın,Sayın Lordum
Ve rahatınıza bakın
Acılarınızı benim kalbime
Ve ayaklarınızı bir sandalyeye koyun
Sizi tanıyorum Sayın Lordum
Siz beni hiç görmediniz
Ben sadece bir liman kızı..
Ve sokağın bir gölgesiyim
Gene de çok yakınınızdan geçtim
Dün siz geçerken
Çok gururluydunuz
Öyle ya ! Tanrı sizi memnun ediyordu
Omuzlarınızda dalgalanan
İpek fularınız ile
Önemli bir rolünüz vardı
Sanki bir kral gibiydiniz
Bir hanımefendinin kolunda
Muzaffer bir eda ile yürüyordunuz
Aman Tanrım ! kadın ne kadar güzeldi…
Kalbimde o kadına karşı soğukluk duydum
Haydi,gelin Sayın Lordum !
Masama oturun
Dışarda hava o kadar soğuk ki
Burası rahat
Ne yaparlarsa karışmayın,Sayın Lordum
Ve rahatınıza bakın
Acılarınızı benim kalbime
Ve ayaklarınız bir sandalyeye koyun
Sizi tanıyorum Sayın Lordum
Siz beni hiç görmediniz
Ben sadece bir liman kızı..
Ve sokağın bir gölgesiyim
Bir de derler ki
Bazen herkesin yüreğinin parçalanması için
Bir geminin olması yeterlidir
Gemi gittiği zaman
Hayatınızı mahvettiğini
Anlamayı beceremeyen
Öylesine tatlı gözlerindeki
Yumuşaklığı da Lord ile beraber götürürdü.
Aşk ağlatır
Bu da gösteriyor ki hayat
Sonra yeniden yakalamak için
Tüm fırsatları size verir
Haydi,gelin Sayın Lordum !
Bir çocuk gibi görünüyorsunuz
Ne yaparlarsa karışmayın Sayın Lordum
Benim krallığıma gelin
Ben vicdan azabını tedavi ederim
Ben romans(dokunaklı aşk şarkısı) söylerim
Hiç şansları olmayan
Lortları anlatırım
Bana bakın,sayın Lordum
Beni hiç görmediniz
Ama..siz ağlıyor musunuz sayın Lordum ?
Buna asla inanmazdım
Eh peki,hadi bakalım sayın Lordum
Bana gülümseyin sayın Lordum
Bundan daha iyisi küçük bir gayret..
İşte bu..
Haydi gülün sayın Lordum
Haydi ! şarkı söyleyiniz sayın Lordum
La la la
Ve evet dans ediniz sayın Lordum
La,la,la bravo sayın Lordum
La,la,la..bir daha sayın Lordum…la la

26 Aralık 2010 Pazar

Salvame ...

Eskisi kadar sık yazamıyorum bu aralar, içime kapanır oldum bu iyi bişey değil.

Söz vermiştim herşeyi yazacaktım buraya içimden geçen şehirleri, şiirleri şarkıları.. herşeyi...

Yazamıyorum, kaybetme korkusu ağır basıyor ve ben kendimi verdiğim tüm sözleri korkularıma kurban edip, tekrar be tekrar kendi içime kapanıyorum. 

Yaşamanın en zor olanı kendi içine kapanarak yaşamak, yaşamaya en uzak olanı, en tehlikeli olanı.

Zihnimde bölük pörçük görüntüler var, hangisi hayal hangisi gerçek tam kestiremiyorum. Mesela deniz kenarında oturuyorum arkadan Kayi'nin sesini duyuyorum, içim huzurla doluyor. Hayatta en çok sevebileceğim, hayatta en çok güvenebileceğim adamın sesi içim huzurla dolduruyor. Bi deniz, bi de Kayi daha ne isteyebilirim ki martılardan. Yerimden kalkıp tam ona gidecekken Kayi yok oluyor. Çok komik değil mi ya eskiden Türk filmlerinde olurdu böyle sahneler, kız rüyasında sevdiğini görür, sevdiği ona seslenir, kız ona doğru koşmaya başlar, tam sarılacakken çocuk başka bi yerden seslenir, kız o yöne doğru koşar, çocuk sonra tekrar yok olur, başka bi yerden çağırırdı. Tam sarılacakken,tam boynuna atılacakken çocuk her seferinde yok olurdu. Ne çok gülerdim böyle sahnelere. Ne garip, zihnimdeki görüntülerin çoğu bu şekilde şu sıralar. Kayi nerdesin ? Sana en çok ihtiyacım olan zamanlar bunlar, nerdesin ? Beni üzen çok fazla olay olmaya başladı, çok fazla takılır oldum ayrıntılara ve insanlara olan inancım tekrar sarsılmaya başladı. Aslında güçlü duruyorum, öyle duruyormuşum öyle diyorlar... gülüp geçiyorum üzüntülere vay be diyorum "oldum ben" artık. Sonra bir pasta diliminde herşey aklıma geliyor, tutamıyorum kendimi, lavoboya gidiyor, ağlıyorum, biraz makyajımı tazeleyip devam ediyorum hayata kaldığım yerden. 

Zihnimde parça parça görüntüler var Kayi, toplasan ortaya bir film çıkmaz, zihnimde dağınık dağınık kullanılmış sözler var, toplasan bir şiir çıkmaz, zihnimde o kadar bölünmüşsün kü Kayi, toplasan ikimiz için ortak bir hayat çıkmaz. Nerdesin, hangi düşmüşün rüyalarını süslüyorsun, hangi handa konaklıyorsun bilmiyorum, senin kokunu bilmiyorum, ellerinin sıcaklığını bilmiyorum, nasıl ağlarsın hiç görmedim.
Bazense herşeyin ortasında bir saniyeye denk geliyorum, tüm herşey donuyor gözümde kalbinin atış ritmini duyuyorum. Sadece bir saniye için evren üzerindeki iki kalp aynı anda atıyor, aynı anda merhaba diyor insanlara. O kadar silik bir his ki bu, ikinci saniyede geçiyor.


Beni en iyi sen tanırsın, beni benden iyi bir sen tanırsın, ben kimsenin gölgesi altında yaşamayı hazmedebilecek biri olmadım, olamadım. Söyle Kayi onlara anlat bunu. Kayi sana söylemek istediğim o kadar çok şey var ki ,ama içime kapanıyorum. Madem öyleyse neden mi yazıyorum bu yazıyı, bilmem belki de hala yaşadığımı hissetmek için. Belki de hala umut etmeye devam etmek için. Ve saçma sapan olsa, aslında söylediğim elle tutulur hiçbir şey  olmasa da devam ettirmek istiyorum bu yazıyı, kendimle tekrar baş başa kalmamak için.

Kayi insanlar beni çok incitir oldu. Beynim cam kırıkları ile dolu, bu yüzden zihnimin her kıvrımında düşüncelerim acıyor anlıyor musun demiştik ya, o cam kırıkları şimdi kalbimde. Kalbimin her yeri cam kırıkları ile dolu o yüzden kalbimin her çarpışında duygularım acıyor anlıyor musun. ( belki de son günlerde yaşadığım sağlık problemleri, çarpıntılar, el titremeleri hepsi ama hepsi bu yüzden ). Şu an yanımda olmanı o kadar isterdim ki, berrak bir zihinle, geçmişten arınmış bir zihinle, parlayan gözlerinle kapımı çalmanı o kadar çok isterdim ki, sarılırdım sana belki, belki sarıldıktan sonra da ağlardım. Sonra eklerdim: " Nerde kaldın aptal ? "

Daha fazla bişey yazabilecek kadar güçlü hissetmiyorum kendimi. Sözü her zaman ki gibi müziğe bırakmak istiyorum:


Consuelo Luz - Los Bilbilicos(the Nightingales)


bülbüller ah ediyor aşk ile
can ve felek senin ellerinde
tomurcuklar bir mayıs gülünde
ruhum ve kaderim aşkın ateşinde
ey güvercin gel bana
gel bana hemen, sevgili
gel kurtar beni


 .. . .. . . .. . . . . . . . . . . .      . . . . . . . . .      .. . .  . . . . . . .  . . . .. . .   . . . . . .. . . .............. . .   .. .  . ..... .  .. . .. . . ..    . . . . .   .. . . . . . . .......... .  . .  .  . . ..... . . .  . . . . . .  . . .

. . . . .  . .......                  . . . . . ......  . .  ..  .    ..  . ....... .  . ... . . . . .......................         .        .. .        ...


20 Aralık 2010 Pazartesi

Kinder Süpriz Yumurta

Farkettim....

Kinder Süpriz'in beni nasıl mutlu ettiğini.


Biz Bulgaristan'da iken çok güzel hayallerim vardı. Her hafta babaannemle pazara giderdik, halk pazarına, pazarda bol miktarda mantar ve patates olurdu ve babaannem genelde tercihini mantardan yana kullanırdı. ( ewet ben o zamanlar da mantar yemiyordum ) . Pazara gitmeden önce tren yolunun karşısına geçmeden çekirdek satan kadından bir külah siyah ayçiçeği alır, banka oturur çekirdek çitlerdik. Doğruyu söylemek gerekirse, babaannem çitler bense bunu nasıl yapıyor diye şaşırır, dener başaramaz, iki üç taneden sonra çekirdekleri bütün bütün ağzıma atıp öyle yerdim. Şimdi çekirdek yemeyi biliyorum ama  kim öğretti ? nerde öğretti ?..hiç hatırlamıyorum. Bir külah siyah çekirdeği  babaannem çitledikten, ben çiğnedikten sonra kalkar pazara giderdik. Babaanenm pazara her gittiğimizde bana Kinder Süpriz yumurta alırdı. Her hafta yalnız bir Kinder Süpriz yumurta... Nasıl heyecanlanırdım nasıl, anlatamam. Her seferinde dayanamaz 2 saniyede yumurtayı yer oyuncağını yapar, eve geldiğimde pişman olur, bir sonraki hafta için sabırsızlanmaya başlardım. Kabul ediyorum Bulgaristan'da iken bir çok kere rüyamda babamın bana bir karton kinder süpriz yumurta getirdiğini, onları yastığımın altında sakladığımı görürdüm. Ve kabul etmem gereken bir şey daha varki, bilmem kaç sabah kalktığımda  o yumurtaları yastığımın altında aradım. Güzel olmaz mıydı ? Sabah uyandığında yastığının yanında bir tane kırmızı gül bulmaktansa yastığının altında bir tane Kinder Süpriz yumurta bulmak. ^_^

Hayatımda Kinder süpriz yumurtanın o kadar anlamlı bir yeri vardı ki, ilk aşkımı onun sayesinde yaşadım. Beni babamın arkadaşı Ahmet Abi'ye aşık eden bana her seferinde Kinder süpriz yumurta getiriyor olmasıydı. Hatta teorilerime göre, Ahmetçiğim, ben büyüyüynce karısını boşayacak ve benimle evlenecekti :)

Bugün derste İlker Hoca  bilmem ne matrislerini anlatırken gözümde canlanan tek şey Kinder Süpriz idi. Zaman zaman markete gider kendime yumurta alır mutlu ederdim zaten ama bugün hissettiğim çok daha farklı bir duyguydu. Eskiden sahip olduğu bütün yumurta oyuncaklar bir bir gözümün önünden geçti. Silyvestre'lar Tom'lar Jerryler... En favorim Yosemita Sam idi. Dersten nasıl çıktım bilmiyorum, markete gittim ve yumurtaları birer birer okşadım . Evet bunu yaptım. !! Dia'ya gidip, yumurta kartonunu alıp sevdim hepsini, teker teker şevkat gösterdim ve seçiverdim bir tane. Yine bir hayal kurdum, babam (!) gelse de bana bir karton yumurta alsa ... Büyümek bu olsa gerekti. İnsan büyüyünce kendi yumurtasını kendi alabiliyordu, kendi ayakları üzerinde durabilmek bu demekti büyük olasılıkla. Ve insan kendi yumurtasını kendi aldığı zaman aşık olacak Ahmet Abisi de olmuyordu. İnsan kendi yumurtasını kendi aldığı zaman aşka olan inancı sarsılıyordu . . Aldım yumurtamı , ne kadar da güzel sığıyordu avucumun içine. 4 parmağımı üzerine yorgan yapıp, başına baş parmağımla dokundum, yumurtanın kabuğunu çatlatmaktan korkarak. ( İçimde bir yandan da yumurtayı sıkıp, ezmek isteği ile..) Tıkır tıkır tıkır, minik hediyem , yumurtanın kabuklarını zorluyor, bana kavuşmak için sabırsızlanıyordu. Salladım avucumda yumurtayı... Yumurtayı avucumda salladım. Avucumda salladım yumurtayı... Salladım.... Yumurtayı.... Avucumda..... Yumurtayı.... Salladım..... Avucumda.... Avucumda.... Salladım.... Yumurtayı....

Büyümek sabretmeyi öğrenmek demekti. Bulgaristan'daki pazarda eline aldığı yumurtayı anında tüketen ben, avucunda sallaya sallaya odaya getirip, tam karşıma koyup, arasıra da elime alıp, kokusunu içine çekmeyi, yarattığı bu inanılmaz aşk ve şevkle blog yazmayı bekleyebilecek kadar büyümüştüm demek ki. Gerçi hala kalbim deli gibi çarpıyor ve nefessiz kalıyorum ama sanırım bunun yaşlılıkla da alakası var. Fakülteden yurda gelene kadar kalp çarpıntısından ve nefessiz kalmakdan, derin derin solumaktan öleceğim zannediyorum. ( bknz: Önce heyecandan sonra yaşlılıktan titriyor, titriyor, titriyor ellerim. Ne olur kızma, genç değilim ki sevgilim ) 


Ama bir yandan da diyorum ki , hayır yaşlılık değil bu, bu mutluluk.Biliyorum çok saçma, çok gereksiz ama şu an o kadar mutluyum ki. Hayatta olmak istediğimi sanırım oluyorum yavaş yavaş, büyüyorum. olgunlaşıyorum ama içimdeki çocuğu hala barındırıyorum. Kimselere göstermemeye çalışıyorum, kızıyorlar ona, dalga geçiyorlar ama o beni o kadar çok mutlu ediyorki, kendimden bile saklıyorum. Sabredebiliyorum artık, yaşayacağım mtluluğun daha uzun ve daha kıymetli olması için Kinder Süprizi avucumda tutup sallaya sallaya odaya getirmem gibi, güzel şeylerin, gerçek mutlulukların, doyumsuz huzurun sabretme ile sahip olunabileciğini biliyorum. Kalbim daha da hızlı çarpıyor, içimdeki çocuk heyecanlanıp yumurtasına, güzel günlerine kavuşmak istiyor ve bedenime dışarı çıkıp ona sahip olmak için olanca gücü ile baskı yapıyor. Böyle zamanlarda gözlerimin deli deli baktığını, daha içten güldüğümü ve  sesimin çocuklaştığını ben de hissediyorum. Onun sayesinde süpriz yumurtama sahip olana, içinden çıkana şaşırana kadar geçen zamanda umutla, ve inançla beklemeyi, heyecanlanmayı unutmuyorum. 

Teşekkür ederim süpriz yumurta, beni olgun kıldığın için. 
Teşekkür ederim süpriz yumurta benç çocuk kıldığın için.
Haammmmmmmmmmmm.....

Soru : Siz de Kinder Süpriz Yumurtayı kafasından yemeye başlayanlardan mısınız ? 




18 Aralık 2010 Cumartesi

Kararlıyım, bu sefer başaracağım . . . .
Let the test begin ....

HIM - Gone With The Sin



Gözlerimi kapadım, eskilere taşındım. Gitar eşliğinde bu şarkıyı söylediğim günlere kadar gittim. Taşa oturmuş, bağdaş kurmuş ritmi kaybetmemeye çalışarak ve de biraz da kaşlarımı çatarak, bu şarkıyı söylediğim Güliz'i gördüm.

Oturdum yanıbaşına, beyninden geçenleri okudum, o zamanlar beyninden geçip, kalbinden geçmeyenleri şu an nasıl derin bir sızı olarak taşıdığını hatırladım. Müziğin  ritmini damarlarımdan akan kanıma karıştırdım ve müzik oldum havaya yayıldım. Esen şeyi bahar rüzgarı sandı gençler, "saçlarını" dedi," saçlarını aç rüzgar var, rüzgara ver saçlarını, böyle daha güzelsin." Kız saçındaki tokayı çözdü ve rüzgarın saçlarını taramasına izin verdi.  Saçları salıkken, saçları rüzgara karışırken kendini daha mutlu ve daha güvende hissettiğine karar verdi, "I just love the way you run out of life " derken daha da yüksek sesle söylerse gerçekten hayattan çıkacağını zannediyordu, Böyle anlarda gözlerinin içi daha da parlıyordu, çocuk da öyle demişti. Sonra devam etmişti şarkısına " gone with the sin by baby and beautiful you are "

......

14 Aralık 2010 Salı

Ben en çok böyle zamanlarda korkuyorum kendimden



Herkes masa lambalarını kapatıp yatıyor, odanın ışığını da kapatıyorlar, işte o zamanlar çok korkuyorum kendimden.

Ya da herkesin yatmasına gerek yok, herkesin meşgul olacak bişeyleri oluyor da benim hiçbir şeyim olmuyor ya, o zaman da korkuyorum


İnsanlara bişeyler anlatmak isteyip de anlatamadığım zaman, beni dinlemedikleri zaman, ya da dinledikleri ama ciddiye almadıkları ya da ciddiye aldıkları ama hemen unuttukları zaman da korkuyorum.

İnsanlarda bir alışkanlık haline geldiğimde korkuyorum, benim için de bir alışkanlık olmalarından, onlara bağlanmaktan korktuğum gibi.

Kar yağdığı zaman kimse bilmiyor ama ben yine çok korkuyorum. Bir delilik yapmaktan, sonra pişman olmaktan.

Bir şarkıyı ilk defa dinleyişimi hatırladığım zamanlarda da korkuyorum. O ilk dinleyişi hatırladığım zamanlardaki   hissettiğim duyguları hatırladığım zamanlarda ise korkum daha da büyüyor. Sonra kafamı camdan dışarı uzatıp, kirli ve tozlu Sabancı havasını teneffüs ediyorum, geçiyor.

Kendimden, saçmalamaya çok yaklaştığım anlarda da çok korkuyorum, sanki saçmalarsam herkes kaçışacakmış gibi. Saçmalamaktan korktuğum gibi kendim olamamaktan da korkuyorum. Kendim olamazsam başkası olmaya çalışacak gibi,

Kendime ihanetten korktuğum gibi korkuyorum insanların birbirlerine yaptıkları ihanetten. Ve silahlarından

Hatta en sevdiğimden, Kadayıf'dan bile korkuyorum. Odanın kapısını her kapattığımda acaba bir daha görebilecek miyim korkusu ile ellerimi yıkamaya gidiyorum. Sonra aynaya bakıyorum içimdeki bu derin sevme güdüsünü, içimdeki bu deli aşkı bir kediye umarsızca verdiğimi görüyorum kendimden de korkuyorum. Sahi insanlara bu kadar az mı itiadım , güvenim ve inancım kaldı ?

Kadayıf gidiyor bazen, iki üç gün gelmiyor, ıslak burnunu öpemiyorum. Hollanda'ya gidince tüylerine gömmeden yüzümü nasıl yaşayacağım diye düşünüyorum, korkuyorum.

Hollanda'ya gitmekten de korkuyorum. Gitmek mesele değil dönüşümde bıraktıklarımı yerli yerinde bulamamaktan, kaybetmekten korkuyorum. Sonra bir hayal kuruyorum geçiyor.

Ben çok böyle zamanlarda korkuyorum kendimden. Poets of Fall bağıra çağıra söylüyor şarkılarını beynimin içinde, ritme eşlik ediyorum sessizce kafamı sallayarak. Bu sefer geçmiyor ben çok sesli ve çok sesli bir korku budalısı bu sefer daha da esiri oluyorum korkularımın. Üzülüyorum....



İyi geceler

8 Aralık 2010 Çarşamba

canavar


gözyaşları içinde yaptığım bu kağıt parçasını saklamamın ve buraya koymamın sebebi,  nasıl kötü hissettirildiğimi asla unutmamam, hep hatırlamam, insanlardan bişeyler beklemeyi unutmam içindir.

Sevgiler

Kırgın Lâl . . .

7 Aralık 2010 Salı

hiçbirşeyim yok akıp giden sokaktan başka...

"... Hiçbirşeyim yok akıp giden sokaktan başka..."

Ne kadar doğru demiş Cemal Süreyya, hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka,  ne uğruna ölebileceğim bir fikir, ne gözümü kapatıp kendimi akışına bırakabileceğim duygu. Hiçbir şey ya bildiğin hiçbir şey. Bayılırım hava soğukken dışarı çıkıp kulağımda muzik ile göl yürüyüşlerine çıkmaya veyahut amfinin insanın sırt kemiklerini delen tahtalarına boylu boyunca uzanıp yıldızları seyretmeye. Ama olmuyor, sardım sarmaladım kendimi gri montumun içine, attım kendimi dışarıya. Kulağımda ıpod'da, son ses en sevdiğim şarkılar. Kapadım gözlerimi ve bıraktım kendimi amfi tiyatronun aşağı inen yokuşundan. Ne çok şeye tanık oldu o yokuş, ne çok acı, ne çok mutluluk ama hiç bu kadar yokluğa, hiçliğe şahit olmamıştı. Öyle bir yerindeyim ki hayatın, sürüklenip gidiyorum. Elde etmek istediğim şeyler var, ama o şeyleri elde edebileceğime dair inancım yok, yeni bir duygu var ama bir gün o duygunun gerçek olabilirliğine karşı inancım yok. Hiçbir şeyim yok ya, akıp giden sokaktan başka. Öyle bir yerindeyim ki hayatın, birşeye tam inanacağım noktadayken gelen tek bir ters ya da dur dur ters olmasına da gerek yok, sadece bir tane düşüncesiz, tepkisiz hareketle çil yawrusu gibi dağılıyor tüm güzel düşünceler havada dağılan sigara dumanı gibi.  Öyle bir dumana inanıyorum ki aslında, öyle bir dumanı yaşatmaya çalışıyorum ki hayatı pause tuşuna alıp herşeyi o andaki yerinde muhafaza etmek istercesine, dumanın kıvrımlarına dokunmak istercesine. Aslında olmayan şeyleri, insanların aslında bana göstermediği sevgiyi, değeri görüyormuşçasına yaşamak çok acı. Sizofrence, saplantısal. Nice kadınlar sevdim aslında yoktular demiş ya Atilla İlhan öyle. Nice şeylere inandım aslında yoktular. Dedim ya hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka

Eskiden özlemlerim vardı, burnumun direklerini sızlatır cinsten, damarlarımı çatlatırcasına yaşadığım özlemler Ybf'nin çatısına çıkıp şarkılar mırıldandığım özlemler. Hiçbiri yok, o kadar uzaklar ki, bi seyirci gibi oturmuş izliyorum anılarımı uzaktan. Özlemeye çalışıyorum, özleyemiyorum. Özlenecek hiçbirşey yokmuş aslında. Tüm güzel şeyleri ben kendim var etmişim, herşeyi kendi dünyamda yaşamışım, tek taraflı . Şimdi ise o kadar geldim ki kendime, o kadar kendimdeyim ki farkına varıyorum olduğunu düşündüğüm şeylerin aslında benim hayal dünyamdan öteye taşınamadığını. Şimdi anlıyorum yel değirmenine karşı dövüşen Don Kişot olduğumu. O kadar kendimdeyim ki hiçbirşeyim yok akıp giden sokaktan başka. Kendimi o kadar kontrol ediyorum ki, hiçbir şeyi dahil edemiyorum hayatıma aslında var olmama korkusu ile. Gözlerini kapat ve bırak kendini diyor bazı bazı sesler, tam bırakacakken kendımi bulutların üstünden, hayatın gerçekliği çekiyor kolumdan ve fırlatıp atıyor köşede duran ağacın kıyısına. İyi de oluyor aslında. Çünkü gücüm yok, insanların geçmiş acıları ile yüzleşmeye. Herkesin geçmişte yaşadığı iyi kötü, güzel çirkin bazı anılar var ve ben tam kendimi atacakken bu belirsizlik içine, insanların geçmiş güzel çirkin iyi kötü hatıraları kolundan çekip geri döndürüyor beni.

Benim mi ? Benim hiçbirşeyim yokki akıp giden sokaktan başka. Amfiler, Ybf çatıları, salıncaklar, ördekler, dost sohbetleri tüm anılarım o kadar terketti ki beni, üzerinde oturabileceğim bir geçmişim yokki üzerine bir gelecek inşa edebileyim.

Çok yorgunum, anlaşılamamaktan, kendimi anlatamamaktan, anlaşıldığımı sanmaktan, anlaşılıp satılmaktan o kadar yorgunum ki güzel bi gelecek için savaşabilecek bir Güliz yok, Bu Güliz o kadar kırgın ki kimsenin geçmiş acıları ile yüzleşecek, başa çıkabilecek, savaşabilecek gücü yok. Bu Güliz o kadar küskün ki içinde yeşeren güzel bir duyguyu belki de en güzel duyguyu en ufak bir negatif hareketle en derinlere gömmeye, üzerini sayfalarca yazı ile örtmeye bile katlanabilir.

Gülmek mi ? Zorunda değilim zorlamayın beni.



Ne dinliyorum :  Damien Rica - Cold Water

6 Aralık 2010 Pazartesi

Garip vol:3

Garip kelimesini ne kadar çok seviyorum. Hayatın yangın çıkışı gibi değil mi sizce de. Bir şey düşünürsün, birşey hissedersin ama dile getirmezsin ( dile getiremezsin, çünkü dile getirdiğin zaman kaybedeceklerin, kazanacaklarından çok daha fazladır, ve sen olanca cesaretsizliğinle riske atmak istemezsin elinde var olanları )
-Garip- dersin böyle zamanlarda.

-Nasıl hissediyorsun, ne düşünüyorsun ?
-Garip !!
-Nasıl yani garip iyi mi kötü mü
-Bilmiyorum daha karar veremedim, iyi de olabilir kötü de olabilir. Belki de sadece gariptir.

Geçen sabah uyandım, garip bir güne ilk uyanışın adımlarıydı ve içim titriyordu.İlk önce üşüyorum sandım, iyice sarıldım yorgana, geçer sandım, geçmedi. Kalktım aynaya baktım yanaklarım kıpkırmızı olmuştu, içim titriyordu ama yanaklarım sıcak bir yaz günündeymişçesine güneşle kavrulmuş gibi kıpkırmızıydı. Ateşim var sandım, ölçtüm, insan standardları normalindeydi. Kendimi dinledim.Hasta olabilir miydim ? Belki de midem bulanıyordur ? İlaç almak için sebile gittim. İçimin titremesi bacaklarıma da geçmişti, zangır zangır titriyordu kollarım, bacaklarım ve kalbim, gözlerimse dolu doluydu. Soğuk suyun içine az biraz sıcak su karıştırdım içmek için, eskiden  suyu bir dikişte içip bitiren ben, kalp çarpıntısından, nefes nefese kalmaktan 4 büyük yudumda bitirebildim sebilden şişeme boşalttığım Saka marka suyu. Sonra başka bir duygu daha keşfettim, heyecanlıydım da, Öss ye tekrar girermişçesine, staja ilk defa gidermişçesine, bir insanı ilk defa görürmüşçesine heyecanlıydım ve bu heyecandı içimi titretip, yüzümü kızartıp tüm gücümü takadimi bedenimden çekip alan. Böyle olmaz dedim, giyinip tansiyonumu ölçtürmeye gittim. Kesin hastayım , kesin kesin dedim içimden ve kızdım kendime ne gerek vardı ördeklere yem vereceksin diye gecenin bir soğuğunda kendini dışarıya vurmaya. Gittim ve tansiyonumu ölçtürdüm, gayet normaldi, neyim var peki dedim doktora, neyim var ne kadar bu kadar savunmasız ve güçsüz hissediyorum kendimi, neden tenim bu kadar yanarken, içim zangır zangır titriyor. Neden, neden, korkuyorum ? Saçmaladı birşeyler, ağzında laflar geveledi ve ben ben dinliyormuş gibi yaptım, ciddiye aldım ve kendisini önemli hissetmesine izin verdim. Ama serum takmasına izin vermedim, kurtardım kendimi, sudan çıkmış balık gibi böylesine nefessiz kalmış tir tir titrerken
garip dedim geçtim halime, eğer cevabını arasaydım neden böyle olduğumun belki de bulacaktım nedeni. Bulsaydım ne değişecekti hayatımda, bilemedim, garip deyip geçtim. Hayatın yangın çıkışı kapısından bırakıverdim kendimi. Odaya gittim ve koca koca harflerle yazdım defterime: uzun, çook uzun bir aradan sonra tekrar korkuyorum.

ne dinliyorum: Sezen Aksu - Haydi gel benimle ol http://fizy.com/#s/12486j

4 Aralık 2010 Cumartesi

Gözler ki yuvalarında tedirgin birer kımıltı

Gözler...

Ben insanları gözlerinden tanırım. Gözlerinde severim, gözlerinde öldürürüm. İnsanlar ilk önce gözümden düşer sonra hayatımdan. Çok kızdığım birini, çok sinirlendiğim birini gözlerinden öldürmek isterim. Çatal batırıp, yuvalarından çıkarmak, çatalı batırıp, yumurta sarısı nasıl dağılırsa gözün öyle dağılmasını seyretmek gibi...

Gözler..

Gece yatıp da gözümü kapattığımda, gözleri unutamam, bütün gün boyunca baktığım gözlerin hepsi birer birer sıralanıp geçer gözümün önünden. Bazen daha sıkı sıkı kapatırım ki gözlerimi, gözlerime takılan gözler, kafamın içine yerleşemesin, yerleşemesin ki hayatımda yer edemesin. Yer edemesin ki beni sonra üzemesin. Ama bazen olur ki, çok seyrek, zaman zaman (rarely) nüfus eder beynimin tam ortasına gözler. İşte o zaman da hikayesini bulup çıkarmaya çalışırım.

Gözler....

Tedirginlikle kımıl kımıl kımıldanıyor göz çukurları içinde. Belirsiz bir telaş içinde gibi, belirsiz bir dinginlik içinde gibi. Özel hiçbir şey yok, hayat ışıltısı ve canlılık dışında. Chicago müzikalinin açılıp kapanan perdeleri gibi ışıltılı bir perde var gözlerde. Ne zaman baksa gözlerim gözlere ışıl ışıl parlıyor. Heyecandan mı ? Bilinmez. Mutluluktan mı, sanmıyorum, mutsuzluktan mı, hayır  hayır. Birşey var gözlerde baktıkça insanda hikaye yazma hevesi uyandıran. Ne hikayeler yazardım gözlere. Herkesin hayata açılan penceresi gözleri, biz dışardakiler hayat oluyoruz bu bir çift göz için. Ayrıca herkesin içine açılan penceresi de gözleri. Bu yüzden de inatla ve inatla gözlerinden insanların içine bakmaya çalışıyorum.

Gözler, anladı bu sefer hayatının derinliklerini görmek istediğimi, anladı hayatının atar damarını yakalamak istediğimi, ilk önce huzursuz huzursuz kıpırdattı bakışlarını, başka yerlere odakladı bense inatla takip ettim. Gözkapaklarının ne kadar ağırlıkta olduğunu ve onların düşüşüne izin vermemek için ne kadar insanüstü bir çaba sarfettiğini, bakışlarını kaçırmakta ne kadar yetenekli olduğunu bir bir gördüm. Gözbebekleri yuvalarında huzursuz bir şekilde kımıldanırken bir oraya bir oraya, gözlerinde çakan şimşeklerin birer ışık hüzmesi olarak yansıdığının farkında değildi. İnsanlarla konuşurken bazen şefkat doluyordu göz bebeklerinin içine. Gördüm bizzat gördüm böyle anlarda, sulanıyordu gözleri, daha bir ışıldıyordu şefkat ile temizlendikten sonra. Şefkat gösterirken kısılıyordu gözleri bir süreliğine ve kendini ordan oraya atan telaşlı bakışlar bir an için sadece bir noktada kilitleniyordu. Bakışlarını çok uzun bir süre belli bir noktada tutamıyordu, aynı noktada 3 saniyeden fazla barınamıyordu gözlerini şefkat anları dışında. Gözlerimi kapattım, zorlama kendini ben anlıyorum seni dedim iç sesimle, duymadı- duydu- duymadı yahu, evet evet duydu. Duydu da duymamazlıktan geldi, çözümü bakışlarını kaçırmakta ve konuyu değiştirmekte buldu. Konuyu değiştirdi ve telefondan impreal March çaldı. Ben daha çözemeden gözlerindeki sır perdelerini  lenslerimin yapıştığı gözlerimi açamayacak haldeydim. Ve ben gözlerimi açamazken, aklımdan geçen gözler kendini soğuk su ile bir sonraki rüyaya bıraktı. Rüya bu ya gizlice zülfü Livaneli'nin şarkısını mırıldanıyordu : Gözlerin....

Ne dinliyorum : Zülfü Livaneli- Gözlerin

http://www.youtube.com/watch?v=TByizQrTfD4

2 Aralık 2010 Perşembe

din, felsefe, özgürlük ve mutluluk üzerine yarım bırakılmış bir yazı


Bir oyun düşünün kuralları çok basit üstelik sonunda da bir ölen bir kalan ve bir film de olmayacak. Aslında tam öyle de değil ( aslında tam böyle de değil ama peki nasıl ? ) Şöyle bişey kurulu bir düzen içinde uyuşturulmuş bir biçimde yaşıyoruz hepimiz. Çok da yalan sayılmaz, dinler insanlığın afyonudur derler, büyük yalan. Yeryüzündeki bütün dinler insanlığa kendini özgürleştirme şansı verir aslında, biz onu alır yanlış yorumlarız. Çünkü dinler insanlara mutluluğu vaad eder ve mutlu olan her insan düşüncesini, diğer insanlara yaklaşmını hürleştirir, genişleştirir.Doğru idrak edilmiş din anlayışı insanı bireyselliğinden, bencilliğinden kurtarır, modernitenıin getirdiği insanın yalnızlık duruşunu, evrene açılan karamsar ve dar bakış açısını  genişletir ve insana değer katmayı amaçlar. Hoşgörüden uzak, insanlıktan uzak, sadece yasaklar üzerine kurulan bir din, çeşitli kesimlerin yanlı amaçlarına hizmet eden falanca filanca kurumdan öteye gidemez. Evet doğru yasaklar vardır  ve bu yasaklar insanların sbazı eylemlerini kontrol altında tutmayı da öğütler. Başka birine zarar vermemek adına, sosyal açıdan, fiziksel açıdan, psikolojik açıdan, insanın kendisini tutmasını irade duygusunu kuvvetlendirmeye çalışarak sağlar. Çok doğal olan bu gerekliliği Ruousseou , Social Contract 'ta farklı şekilde dile getirince, toplumsal anlamda orta yolu bulma, ezilenin ve ezenin eşitliğini amaçlayan bir topluma giriş için atılan bu imzayı felsefe kolu kanadı altında kabul ederken, aynı şeyi  farklı cümlelerle öğütleyen organ din olunca birden kaşlarımız çatılır, kafamızda ağır yargı mahkemeleri kurulur. İki farklı subjektik alan olan din ile felsefe çatışmalarında kazanan hep aklın kuramlarını öğütleyen felsefe kazanır, insanın iç huzurunu, mutluluğunu öğütleyen din kaybeder. Neden kaybeder, çünkü felsefe aydınların işidir, aklı çalışan eli ekmek yapan kısımın işidir. Din ise sokaktaki senin benin işidir. Felsefe salon köşelerine yakışır, hiçbir evin oturma odasında Hobbs veya Adam Smith konuşulduğunu işittiniz mi azizim , ben işitmedim ama din öyle değildir, dedik ya evrenseldir diye, malzemesi de buldur insanların kullanabileceği, her ortama girer, kapı önünde, elektrik kuyruğunda ele alınır tartışılır. (bknz: ağzı olan konuşuyor ) ve çok çok değişik yaklaşımlar geliştirilir üzerine, kimi alır kurumsallaştırır dini, kimi yasallaştırır, kimi yasaklaştırır. Tüm bu gruplardan hiçbiri birbiriyle anlaşamaz da bir konu üzerinde ağız birliği yapmışçasına bağırırlar avaz avaz : " Din , insanın özgürlüğüne vurulan bir kırbaçtır "

Yalan efendim, vallahi de yalan billahi da yalan. Yani benim inandığım din, beni kısırlaştırmıyor özgürlük konusunda. Bu durumda ya ben dinsiz oluyorum, ya da diğer insanların inanışlarında bir gariplik var (bknz: belki de ben baştan kaybetmişim, insanlık kazanmış ). Din öyle birşey ki, insanın bilmem ne kuramları ile bulamadığı huzuru mutluluğu, gerektirdiği teslimiyet duygusu ile insana geri kazandırıyor.

Düşünün, bir kere düşünün, özgür olan, canı istediği zaman alıp başını çekip giden ( ki bazen de ben giderim )
sırf canı istedi diye bir kedinin kuyruğuna bilmem ne teneke parçası takıp hayvana acı çektiren, özgür olduğu için hiçbir ahlaki değer sahip olmamanın getirdiği gazla komşusunun evine girip altınları çalıp kaçan, özgür olduğu için dolabtaki kendisine ait olmayan 2 dilimin hepsini yiyen, sırf canı istedi diye gecenin 2sinde müziği bangır bangır açan bu insancıklar gerçekten özgürlüğün ne olduğunu gerçekten idrak edebilmiş mi ve özgür olabilmeyi gerçekten hak ediyorlar mı ? Özgürlük güzeldir, hoştur, özgürlüğü beğeniriz, hayranlıkla her akşam televizyon başlarında takip ederiz, çocuklarımıza "özgür" ismini koyarız da hiç düşünmeyiz herkesin özgürlüğü taşıyamaz.

Din'in görünürdeki özgürlükle olan çelişkisi bence özgürlüğün tanımını nasıl yaptığımızla da alakalı. Ya da hayatın tanımını yaparken mutluluk -özgürlük ikilisini hayatın neresine oturttuğumuzla da alakalı. Herkesi ortak mutlu edicek bir özgürlük tanımının yapılması pek biraz, az biraz imkansız görünürüyor. Anlamam zaten de kendini hayat memat meselelerini çözmeye adamış, sonunda kendi ile çelişmekten öteye gidememiş filozofları da insanlık için genel geçer yargılarda bulunmaya çalışışlarını da. Yeryüzünde milyar tane insan varsa, milyar milyar sayıda dallanıp budaklanan değişik düşünce vardır. Çünkü her insan aynı konu üzerine bir düşünüş sistemi ile ayakta durmaz. Hemen hemen herkesin bir konu üzerine uyarlayıp, haklı çıkarabileceği onlarca düşünce vardır. Ayıkla şimdi pirincin taşını. Bu insan güruhuna adapte edilcek olan öğreti nasıl geliştirilir, olmaz azizim, olmaz azizem, yapılan şey kendi düşüncelerini genel geçer yargılarmışçasına yüksek sesle söyleyip kendini kandırmak olur. Bu dünyada insan sayısından da fazla özgürlük tanımı vardır, mutluluk tanımı vardır o yüzden.

p.s : kafamın içinde tepinen filler bir susar mısınız lütfen ! Yazıyı yarıda bırakıyorum çünkü, filler çok gürültü çıkarıyor, dayanamıyorum. Hem herşey illaki tamamlanacak değil ya, bu da böyle yarım kalsın.

Ne dinliyorum: Stand by me http://www.youtube.com/watch?v=Us-TVg40ExM

Bu Blogda Ara

Bu gadget'ta bir hata oluştu